Salı, Eylül 19, 2017

Platzhalter roof5

 

Arama-2

Langfristige Artikel

Box Link

Events

Pano

 

   
   
   
   

  

Dersimzaza.com'dan kısa bir açıklama

Facebook'ta sitemizin ismi ile benzerlik taşıyan bazı sayfalar görülmektedir. Bu sayfaların sitemizle hiç bir ilgisi yoktur. Sitemizin www.dersimzaza.com adresi dışında internet üzerinde herhangi bir hesabı ya da sayfası bulunmamaktadır.

Kamuoyunun dikkatine sunulur.

Dersimzaza.com

 


 

Türkiye ve Ortadoğu'da siyasal sürecin gelişme yönü-1

 

Türkiye ve Ortadoğu'da siyasal sürecin gelişme yönü-1

 

Ahmet Aydın

04. 01. 2017

 

Öyle görülüyor ki; önünümüzdeki 6 aylık süreç, öncelikle Türkiye; ancak aynı zamanda Ortadoğu bölgesi için kritik ve tayin edici gelişmelerin yaşanacağı bir zaman dilimi olacak. Nitekim, farklı kesimler önümüzdeki sürecin kritik önemi konusunda neredeyse hemfikirdir.

 

Türkiye'de 15 yıla yakındır süren siyasal İslamcı-otokratik bir rejim inşası süreci, son aşamasına varmıştır. Erdoğan ve AKP, siyasal yönetim sistemini değiştirerek; sosyo-ekonomik, ideolojik ve kültürel değişime uygun yeni bir siyasal-idari bir mekanizma oluşturmak ve böylece faşist karakterli yeni rejimin inşasını esas hatlarıyla tamamlak istiyorlar. Bu amaçla MHP desteğiyle hazırlanan 'Anayasa değişikliği teklifi' meclise sunuldu. AKP meclisteki görüşmelerin hızla tamamlanması ve referandum kararının ortaya çıkması için oldukça saldırgan ve aceleci bir tavır sergiliyor. Anlaşılıyor ki, sosyal-siyasal ve askeri koşullar, Erdoğan ve AKP'yi baharın sonuna kadar 'Başkanlık' sorununu çözmeye zorluyor. Ancak, toplumunun en azından yarısı; 15 yıllık uygulamalardan hareketle Erdoğan'ın bir tek adam rejimi kurmak istediğini anlamış bulunuyor. Bu nedenle Erdoğan ve AKP'nin planları karşısında ciddi bir direnç var. İktidarın faşizm uygulamasına başvurmasının esas nedeni de, toplumun bu direncini kırmaktır.

 

Ortadoğu bölgesi de yeni bir sürecin eşiğinde hatta içindedir. Son beş yıldır bölgeyi derinden etkileyen Irak ve Suriye'deki askeri ve siyasi durum, yeni bir sürece evrilmiştir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar gibi bölgenin gerici devletleri ve emperyalistlerin desteği ve yönlendirmesiyle büyüyen ve bölgedeki mezhepsel ve etnik çelişkilerden beslenen cihatçı terör hareketleri yenilgi sürecine girmişlerdir. IŞİD Musul'da kuşatılmıştır ve Rakka'nın kuşatılması çok uzak değildir. Halep kentinin cihatcılardan temizlenmesiyle Suriye'deki savaşta güç dengesi önemli ölçüde değişmiştir. Özetle; saldırgan blokun bölgede uygulamak istediği plan ve oluşturmak istediği yeni düzen tutmamıştır. ABD Başkanlığı'na seçilen Trump'ın uygulayacağı politikalar noktasında yaşanan belirsizlik, doğal olarak bölgenin geleceği konusunda da bir belirsizlik oluşturmakla birlikte, bugünden şunları söylemek mümkündür: Suriye'de Esad yönetimi Rusya ve İran'ın desteğiyle ayakta kalmayı başarmıştır ve Irak'ta IŞİD eliyle yeniden Sünni Arap hegemonyasına dayalı yeni bir düzen kurma çabaları başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

 

Fakat bütün bu gelişmelerden, Irak ve Suriye'nin eskisi gibi yönetilelebileceği sonucu çıkarılamaz. Farklı etnik ve inanç gruplarını dışlayan ve baskı altına alan, genel anlamda demokrasi ve özgürlüğü gözetmeyen baskıcı yönetimlerin, bugünkü uluslararsı güç dengeleri içinde varlığını sürdürmesi zordur. Sanırız savaş sürecinin bölge halklarına ve yönetimlerine kazandırdığı en değerli deneyim budur. Bu tecrübelere rağmen eski düzeni sürdürmekte ısrar eden güçler olabilir elbette.

 

Uluslararası güç dengelerinde de, yeni bir durumun oluştuğunu görüyoruz. Sovyetler Birliği'nin yıkılmasından yakın zamana kadar süren ve 'tek kutuplu yeni dünya düzeni' olarak nitelendirilen 25 yıllık süreç aşılmıştır. Geride kalan bu süreci; bir geçiş süreci olarak tanımlamak gerekiyor. Dünya düzeni; henüz oluşum evresinde olan 'çok kutuplu denge' üzerinden yeniden şekillenecektir. Şimdiden işaretleri görüldüğü gibi, bu yeniden şekillenmenin Türkiye ve Ortadoğu bölgesinin geleceği üzerinde derin etkileri olacaktır.

 

Dünyadaki güç dengesinin değişmesinde, kapitalist sistemin yaşadığı evrimin ve bu evrimin geldiği bugünkü aşamada, belki de kapitalizmin tarhinde görülmemiş derinlikte bir ekonomik ve sosyal kriz yaşamasının belirleyici bir rolü vardır. İnsanlığın kaderini belirleyebilecek düzeyde önem taşıyan bu krizin analizi, başlı başına bir konudur.

 

Yerel ve uluslararası ilişki ve çelişkilerden kayanklanan belirsizlikler, sürecin çok net bir resminin çıkartılmasına engel oluşturuyorsa da, yakın dönemde yaşanan gelişmeler ve oratya çıkan sonuçlar; önümüzdeki sürecin gelişme yönünü belirlemek için yeterli veriler sunuyor.

 

Erdoğan ve AKP'nin 'Saltanat ve hilafet stratejisi'nin sosyo-ekonomik temeli

 

AKP'nin MHP'nin desteğiyle meclise sunduğu 'Anayasa değişikliği teklifi'yle ilgili siyasi ve hukuki tartışmalar sürüyor. Demokrasi cephesi açısından teklifin her açıdan eleştirilmesi ve halka analtılması önemlidir. Çünkü, bu teklif Erdoğan ve AKP'nin uygulamaya çalıştığı 'saltanat ve hilafet stratejisi'nin zorunlu kıldığı bir adımdır. Dolayısıyla bu teklifin niteliğinin deşifre edilmesi, aynı zamanda Erdoğan ve AKP'nin ideolojik çizgisinin ve politik stratejisinin teşhir edilmesi anlamına gelecektir. Tersinden gitmek de mümkündür. Erdoğan ve AKP'nin ideolojik çizgisi ve politik stratejisinden gidilerek; değişiklik teklifinin amacı ve niteliği ortaya konulabilir.

 

AKP siyasal İslamcı yapısıyla Türkiye'deki diğer burjuva partilerinden köklü bir biçimde ayrılmaktadır. Ancak AKP'yi diğer partilerden farklı kılan çok önemli bir özelliği daha vardır. AKP hareketi, Türkiye'yi merkez alan ancak faaliyetini Ortadoğu sathına yayan bölgesel bir harekete dönüşmüştür. AKP'nin bölgesel niteliğini onun ideolojik-politik çizgisinden de açık olarak okumak mümkündür. Aslında, İslam dininin yayılmacı yapısı, ümmet anlayışı ve mezhep ilişkileri nedeniyle, belli başlı siyasal İslamcı hareketlerin hemen hemen tümü; böylesi bölgesel hatta uluslararası bir niteliğe sahiptirler.

AKP'nin bölgesel etkinliğini geliştiren bir dizi faktör vardır. Ortadoğu bölgesinde uzun bir geçmişe ve ciddi bir kitlesel desteğe sahip olan Müslüman Kardeşler hareketi'nin AKP ile eskiye dayanan organik ilişkileri olduğunu biliyoruz. Hatta iktidara gelmesiyle birlikte AKP, Müslüman Kardeşler hareketinin bölgedeki lideri konumuna gelmiştir. Nakşibendi Tarikatı'yla olan bağlantısı da; AKP'nin bölgedeki etkinliğini güçlendiren diğer bir önemli faktördür. En önemlisi de, giderek bir parti develtine dönüştüdüğü için; Türk develtinin bölgesel faaliyetleri de artık AKP faaliyeti olarak görülmelidir. AKP, parti devlet aracılığıyla, ideolojik-politik çizgileri itibariyle kendisine yakın olan cihatcı terör örgütlerini destekleyip geliştirdi. Şimdi bu terör örgütleri, büyük ölçüde; askeri-politik planlarını uygulama noktasında AKP'nin birer estürmanı konumuna dönüşmüşlerdir.

 

Bir hareketin hangi sınf ya da hangi toplumsal kesimlere dayandığını ve gerçekte hangi sınıfın hareketi olduğunu belirleyen esas kıstas; kimden oy veya destek aldığı değil, ideolojisiyle, politika ve pratiğiyle kimlere hizmet ettiğidir. AKP halkın farklı kesimlerden önemli bir destek alsa da, bir halk hareketi değil; bir sermaye hareketidir. 1 Bu gerçekliği sadece AKP'nin izlediği emekçi düşmanı ve 'zengini daha zengin yoksulu daha yoksul' yapan ekonomik politikalardan anlamıyoruz. AKP'nin ideolojisi ve siyasi pratiği de, fazlasıyla bu gerçekliği açığa vurmaktadır.

 

Günümüzde AKP tarafından temsil edilen ve Türkiye'de iktidarı elinde tutan burjuva sınıflar, büyük ölçüde Özal döneminde 'Anadolu kaplanları' olarak adlandırılan orta ve büyük burjuvazi sınıflarından doğdular. Anadolu orta ve büyük burjvazisi daha çok ticaret ve hizmet sektörlerinde var oldu. Başka bir deyişle bu sınıflar esasta üretici bir sermayeye dayanmıyorlardı. Bu sınıflarının uluslararsı sermaye ile ilişkileri zayıftı. Buna bağlı olarak büyümek için gerekli dış finansal kaynaklara sahip değillerdi.

 

2000'li yıllara kadar iktidara nerdeyse tek başına hakim olmuş İstanbul merkezli tekelci sermaye, uluslararası sermaye ile iç içe geçmiş ve finans kapital düzeyine ulaşmıştı. Bu tekelci sınıf büyük ölçekli sanayi üretimini de kontrol ediyordu.

 

Hırsla büyümeye çalışan Anadolu orta ve büyük burjuvazisi, hem dayandığı sektörler hem de sermaye gücü itibari ile, İstanbul tekelci burjuvazisi ile piyasa koşulları içinde rekabet ederek gelişemezdi. Bu koşullarda, Anadolu orta ve büyük burjuvazisi büyümek için Türkiye'ye özgü bir model geliştirdi. Büyüme sürecinde geliştirdikleri ideolojik, politik ve örgütsel çizgiye dayanarak, genel anlamda İslami burjuvazi olarak nitelendirebileceğimiz bu sınıflar, tekelci burjuvaziyle aralarındaki ekonomik-politik güç dengesizliğini, dini sosyal sermayeye dönüştürerek ve Batı sermayesi yerine; Körfez merkezli Arap sermayesiyle işbirliği yaparak giderdiler.

 

Anadolu'da bir ölçüde siyasete bulaşan dini cemaat ve tarikatlar her dönem varolmuştur. 'Batıcı-laik' İstanbul sermayesi ve onun hakimiyetindeki iktidar karşısında, bu dinsel örgütlenmeler, İslami burjuvaziye hazır bir toplumsal güç sunuyorlardı. Fakat modern bir kapitalist toplumda iktidarı ele almayı hedefleyen İslami burjuvazinin ufku, bu dinsel örgütlenmelerin çapıyla sınırlanamzdı. Nitekim, İslami burjuvazinin ideolojik-siyasal temsilcisi olan ve bugün AKP'de vücut bulan 'Milli Görüş' çizgisi, kitlesel gücünü; dinsel cemaatler ve tarikatler ile sanayi ve ticaret odalarında örgütlenmiş orta-büyük burjuvazi ve küçük ve orta ölçekli esnaf-zanatkar gruplarının iç içe geçmiş yapısından almıştır.

 

1969 yılında Nakşibendi Tarikatı'nın deteğiyle Konya'dan bağımsız milletvekili seçilen Erbakan o günlerde ''hükümetin büyük tüccar ve sanayiciyi desteklemesinden ve Anadolu’nun küçük girişimcisinin “üvey evlat” muamelesi görmesinden şikayet ediyordu. Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği ise, Erbakan’a göre, “komprador-mason” büyük tüccar ve sanayicileri temsil ediyordu. Milli Nizam Partisi taşralı küçük müteşebbisin sınıfsal çıkarlarını dinsel-kültürel bir siyasal söylemar acılığıyla geniş kitlelere ulaşmayı hedefleyerek korumak üzere “milliyetçi ve mukaddesatçı” bir parti olarak kuruldu…” 2

 

Aslında; dini sosyal sermayeye dönüştürmek suretiyle, uluslararsı tekeller karşısında (özellikle finanas piyasasında) rekabet gücünü arttırma ve yayılma satratejesini ilk geliştiren Arap sermayesi olmuştur. Bu anlamda denilebilir ki, Türkiye'deki İslami burjuvazi, Arap sermayesinin öğrencisidir. İslami burjuvazi, uzun bir zaman önce yönünü ideolojik ve kültürel yakınlığın da etkisiyle, Körfez ülkelerindeki Arap sermaysine dönmüştü. Sovyetler Birliği'nin yıkılması ve ABD'deki 11 Eylül saldırıları sonrası oluşan uluslararası durum, bu buluşmayı hızlandırdı. Fakat Türkiye'deki İslami burjuvazi öğrendiklerini daha ileriye taşıdı. İslami burjuvazi, sosyal sermayesini siyasete tahvil etti ve kitleleri İslam bayrağı altında kendi saflarında örgütledi. Oluşan kitlesel siyasal gücü kullanarak, önce yerel; sonra merkezi iktidarı ele geçirdi. İktidar gücü ile de, ekonomik alana müdahale ederek, kayırmacılık yolu ile ülke zenginliklerini talan etti. İhaleler, özelleştirmeler ve devlet bankalarından sağlanan kredilerden büyük bir vurgun vuran İslami burjuvazi, bir ölçüde finans kapitalden farklı bir tür rantçı tekelci bir sermaye sınıfına dönüştü. Bu sınıfın halihazırda finans kapital düzeyine ulaşmış kesimlerinin olması da olasıdır. Erdoğan'ın kendisi de bu yöntemle ve İslami burjuvaziyle kader birliği yaparak büyük bir sermaye birikimi sağlamıştır. Dolayısıyla Erdoğan'ı tekelci İslami burjuvazi sınıfının temsilcisi olarak görmek gerekiyor. Kişisel özelliklerinden kaynaklanan eksantrik yanları olmakla birlikte, Erdoğan ve AKP'nin politikalarını ve pratiğini kişisel özelliklerle açıklamak doğru değildir. Erdoğan ve AKP'nin çizgisi bir sınıf çizgisidir.

 

Ancak, diğer kesimler karşısında kayrılsa da, AKP'nin oluşturduğu düzenden ve eknomik koşullardan sadece İslami burjuvazinin yararlandığını söyleyemeyiz. Yerel ve uluslararsı tekeller, başta da finanas kapital, yakın döneme kadar AKP'nin yarattığı bu 'istikrarlı' ve sermayenin azami kar elde etmesi için gerekli 'ideal' koşuları sağlayan bu ortamda, çok büyük karlar elde ettiler. Buradan hareketle, başta tekelci burjuvazi olmak üzere; tüm büyük sermaye sınıflarının doyurucu karlar sağladıkları sürece, çok fazla didişmeden, AKP iktidarının sürmesi noktasında, yakın zaman kadar bir zımni antlaşma içinde olduklarını söyleyebiliriz.

 

Anadolu burjuvazisinin İstanbul tekelci burjuvazisiyle olan çelişki ve mücadelesinden bahsederken; bu sınıfın, çok bütünlüklü bir blok olarak hareket ettiğini, dahası bu sınfıların uzlaşmaz çelikliler taşıyan bir mücadele içinde olduklarını ve bu sınfların birbirilerinden yalıtılmış ekonomik alanlar içinde varlıklarını sürdürdüklerini söylemek doğru olmaz. Bununla birlikte, burjuva sınıfları arasında da zaman zaman çatışmaya dönüşebilecek bir rekabet ve mücadele olduğunu biliyoruz. Kimlik ve kültür çatışmalarının yaşandığı toplumlarda bu sınıflar arasındaki çatışma çok daha şiddetli yaşanabilir ve uluslararsı ilişkilerdeki saflaşmalar da, ülke içindeki sosyal bölünmeleri ve çatışmaları keskinleştirebilir. Ancak temel bir eğilim olarak; bu sınıflar düzenin korunması noktasında ezilen sınıflar karşısında birleşirler. Bu sınfların düzenin korunması noktasındaki ortak duruşlarını gösteren en iyi örnek; 70'li yıllardaki 'Milliyetçi Cephe' hükümetleridir.

 

İslami burjuvazinin temsilcisi olan AKP, 2002 yılında iktidara gelse de, iktidarın tek başına ve mutlak anlamda bu sınıfın elinde olduğunu söyleyemeyiz. Üstelik İstanbul tekelci burjuvasi ile İslami burjuvazi arasında bir bağ ve geçişlilik olduğunu unutmamak gerekiyor. AKP iktidarının, uluslararsı tekellerin onayı ve desteğiyle oluşmuş ve yakın zaman kadar süren bir koalisyona dayandığını kabul etmeliyiz.

 

AKP, Erbakan'ın 'Milli Görüş' çizgisinden kopacağını ve kapitalist sistem ve dünya düzeni içinde hareket edeceğini taahhüt ederek iktidara geldi. İstanbul tekelci sermayesi için ideal bir parti olmasa da AKP, 'ılımlı İslamcı' imajıyla; 2001 yılına gelindiğinde, özellikle 'tek ulus' yaratma siyaseti ve ekonomisi çöken Kemalist rejimin restorasyonu açısından nerdeyse tek seçenekti. ABD ve müttefikleri için de, 'terör' gerekçesiyle İslam coğrafyasında geçekleştirilecek savaş ve işgallerin yürütülmesi için 'ılımlı İslamcı' bir mütefik oldukça değerliydi. İlk yıllarda, rejimi refomlarla demokratikleştirerek aşma rotasına girmiş gibi görünse de, iktidarını sağlamlaştırdıkça, AKP iktidarının Kemalist rejimin bile daha gerisinde bir rejim inşa etmeyi hedeflediği ortaya çıktı. Fakat yerel ve uluslararası tekeller açısından bu durum rahatsız edici olsa da, büyük karlar elde ettikleri için; durumu yakın zamana kadar ciddi bir sorun haline getirmediler.

 

Fakat özellikle son iki yılda, Erdoğan-AKP iktidarı ile Batılı ülkelerin ilişkilerinde ciddi bir kırılma yaşandığını tespit etmek gerekiyor. Erdoğan ve AKP iktidarı, kapitalist piyasa ekonomisinin ve dünya düzenin kurallarından büyük bir sapma göstermiştir. Mülkiyet hakkının ihlali, piyasalara müdahale, kural tanımaz yolsuzluk ve kayırmalar, hukuksuzluk, siyasal istikrarsızlık ve şiddet ortamı, uluslararası ve yerel sermayeyi ciddi bir biçimde ürkütmüştür. Kontrol edilmesi oldukça güçleşen AKP iktidarı ile kapitalist sistem ve düzen arasında oluşan bu kopuşun giderilmesi mümkün gözükmemektedir.

 

Erdoğan ve AKP iktidarı, özellikle Ortadoğu'da pervasızca ve başına buyruk şekilde yayılmacı ve müdahaleci adımlar atarak, sadece Batılı güçler açısından değil; bölge ve dünya halklarının güvenliği açısından çok ciddi bir tehdide dönüşmüştür.

 

Erdoğan ve AKP'nin ulusal ve bölgesel stratejileri iç içe geçmiştir. İslam bayrağı altında kitlelerin desteğini kazanan ve bu güç üzerinden Türkiye'de mutlak iktidar gücünü elde etme aşamasına gelen Erdoğan ve AKP; aynı taktiği Ortadoğu bölgesinde uygulayarak, Sünni Müslümanları kendi liderliği altında birleştirmek ve bu güce dayanarak bölge üzerinde hegemonyasını kurmak istiyor. Sünni Müslümanları kazanmak için, onların koruyuculuğuna ve hamiliğine soynunan Erdoğan, ülke içinde Alevi-Sünni, laik-dindar çelişkisini kullandığı gibi; bölge zemininde de Şii-Sünni çelişkisini kullanıyor. Üstelik, Erdoğan ve AKP iktidarı bölgesel hegomonya emellerini öylesi bir noktaya vardırdırlar ki, siyasal İslamcı terörist gruplarla işbirliği yapmaktan ve hedeflerine ulaşmak için bu grupları birer saldırı aracı olarak kullanmaktan çekinmediler. Bu cihatcı terör örgütlerinin her biri, dünya halklarının güvenliği için başlı başına birer tehdit unsurudur. Bu örgütlerin Türk devleti gibi ekonomik, askeri ve insan kaynakları açısından büyük bir devletle işbirliği içinde olmaları ise, dünya için felaketle özdeş bir durum yaratabilir. Elbette Batılı devletler de bu oyunu oynadı. Ancak onlar için bu terör örgütleriyle ittifak daha çok taktik düzeydeydi. AKP içinse bu ittifak, inanç ve ideolojik ortaklık nedeniyle; rahatlıkla stratejik bir ittifaka dönüşebilir. Başta ABD olmak üzere Batılı devletlerin bu tehdidin farkına vardıklarını söylemek mümkündür. ABD'nin Suriye'ye karşı yürütülen savaşta frene basmasının esas nedeninin de bu olduğunu söyleyebiliriz.

 

Fakat nihayetinde, Türkiye, Kürdistan ve bölgesel zeminde; Sünni Müslüman kitlelerin desteğinin, diğer Müslüman gruplara ve inançlara düşmanlık temelinde kazanılması ve bu desteğe dayanılarak Türkiye'de mutlak iktidar ve bölgede hegemonya kurma stratejisi, kendi karşısında güçlü bir cephe yaratmıştır. Erdoğan ve AKP'nin stratejik hamleleri hem yerel hem de bölgesel zeminde gelip bu karşıt cephenin duvarlarına çarpmıştır. Ortadoğu bölgesinde gücünün sınırlarını fazlasıyla zorlayan Erdoğan ve AKP iktdarı, karşı direniş cephesine çarparak ciddi bir kırılma yaşamış ve geri çekilmek zorunda kalmıştır. Emellerinden vazgeçmemiş olabilir ve hatta teselli bazında bazı alanlarda tutunmaya çalışabilir. Ancak Erdoğan ve AKP'nin bölgesel hegemonya ve hilafet projesi fiilen çökmüştür. Hatta Arabistan yarım adasındaki müttefikleriyle Türkiye'nin arasına güçlü bir fiziki barier örülmüştür. Bu duruma 'pirince giderken evdeki bulgurdan olmak' derler.

 

Türkiye ve Kürdistan boyutunda da Erdoğan ve AKP mutlak iktidar stratejisini, tüm baskı ve şiddete rağmen henüz tam anlamıyla hayata geçirememiştir. Bu noktada HDP'nin özellikle 7 Haziran seçiminde elde ettiği başarının ve Kürt halkının direnişinin büyük bir etkisi olmuştur. Türkiye ve Kürdista'nın demokrasi güçleri mutlak iktidarını kurmak için terör, şiddet ve nihayetinde faşizm uygulamasına başvuran Edroğan ve AKP iktidarına ve onun işbirlikçisi güçlere karşı hala direniyorlar. Önümüzdeki süreçte bu mücadelenin sonuçlarını göreceğiz.

Neo Osmanlıcılık hayellerinden saltanat rejimi çıkartmak

 

Erdoğan ve AKP topluma, Türkiye'yi Osmanlı imparatorluğu'nun eski gücüne ve ihtişamına kavuşturmayı vaad ediyor. Onların topluma verdiği mesaj şudur: Türkiye'yi ekonomik, siyasi ve askeri açıdan dünyanın en büyük ülkeleri arasına sokabiliriz. Fakat bunun için öncelikle bugüne kadar sürdürülen 'içe kapanık, laik ve bürokratik' vizyonunun aşılması ve Türkiye'nin güçlü bir iktidara ve lidere sahip olması gerekiyor. İkinci adım olarak, daha önce Osmanlının hakimiyetinde olan toprakların en azından bir bölümüne ve bu topraklar üzerindeki zenginlik kaynaklarına tekrar sahip olabilirsek ve Müslüman halkları 'ümmet kardeşliği' üzerinden kendi hilafet bayrağımız altında toplayabilirsek; ülkemiz zenginleşir, askeri, siyasi gücümüz ve dünya üzerindeki nüfuzumuz artar. Böylece, dünya müslümanlarının hatta tüm Türklerin temsilcisi olarak küresel bir güce dönüşürüz. Hatta yeniden Osmanlılar gibi bir 'üç kıtaya hükmeden bir cihan imparatorluğu' kurabiliriz.

 

Doğrusunu söylemek gerekirse, Erdoğan ve AKP'nin mesajı, en azından söylem itibariyle, Türk ulusunun pek çok kesimini cezbedebilecek, onların ulusal ve dini duygularını kabartacak ve dışa karşı ezikliklerini giderip, refah ve istikrar beklentilerine cevap olabilecek içeriktedir.

 

Erdoğan, bu projeye kuşkuyla bakanlara, bunun mümkün olduğunu, çünkü mirasçısı oldukları Türk ve İslam tarihinin böylesi başarılarla dolu olduğunu anlatıyor. Özellikle 'asil ve şanlı' Türk milletinin ceddi olan Osmanlıların 'ihtişamlı' tarihi bu noktada önemli bir referans olarak ileri sürülüyor. Erdoğan'ın bu konuda sadece soyut propaganda ile yetindiğini söylemek yanlış olur. Dünya ekonomisindeki krizin aksine, yakın zamana kadar Türkiye ekonomisinin göreceli olarak bir büyüme göstermesi, toplum açısından Erdoğan'ın projesinin inandırıcılığını güçlendiren en önemli maddi etkendi. Dahası Erdoğan 'ihtişamlı' bir saray yaptırarak ve her biri dünyanın ya da Avrupa'nın en büyük projesi olarak takdim edilen büyük inşaat projeleri gerçekleştirerek, propagandasını maddi simgelerle pekiştirmeye ve toplumun bu yöndeki 'özgüvenini' arttırmaya çalıştı.

 

Hiç kuşkusuz, Erdoğan ve AKP'nin alternatif olarak ortaya koyduğu proje, içerde mutlak bir iktidar, dışarda ise başka ülkelerin işgal edilmesini ve diğer halkların boyunduruk altına alınmasını içeren yayılmacı ve emperyalistleşmeyi hedefleyen bir projedir. Fakat toplumun önemli bir kesiminin meslenin bu yanını pek sorun yapmaycağını biliyoruz. Kaldı ki, Erdoğan ve AKP bu projeyi, Türkiye toplumuna ve dünyaya çok 'ulvi' amaçlar içeren bir söylemle anlatıyor. Onlara göre bu masumane proje, Türk halkının refahını arttırmak ve İslam ümmetini birleştirip ve Batılı güçlerin zulmünden korumak amacına yöneliktir.

 

Erdoğan zaman zaman 'dünya beşten büyüktür' sözleriyle dünyadaki hegemonik ilişkilerden ve BM'nin yapısından şikayet etmektedir. Hatta Batılı devletlerin diğer ülkelerin içişlerine karışmasını eleştirmektedir. Bu eleştirileri anti-emperyalist ve anti-sömürgeci bir tavır olarak yorumlamak, saflıktan öte bir şeydir. Saddam ne kadar anti-emperyalist, anti-sömürgeci idiyse, Erdoğan da o kadar bu düzene karşıdır. Hayır, O, emperyalizme ve sömürgeciliğe değil, bu hegemonik ilişkiler içinde Türk devletine daha üstte bir yer ve paylaşımdan daha büyük bir pay verilmemesine itiraz ediyor. Emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı olan bir kişi ya da hareket, bir dönem Osmanlı devletinin zor yolu ile ele geçirip ilhak ettiği Musul'a 'bizimdi' diyerek, tekrar el koymayı düşünebilir mi?

 

Dış dünyaya (özellikle İsrail'e) karşı zaman zaman kullanılan sert söylem de, Türk halkının şovenist ve dinci eğlimlerini güçlendirme ve Türk develtinin gücünün dünyaya gösterilmesi suretiyle, halkın gururunu okşanmasına yöneliktir. Dahası bu söylem nedeniyle Erdoğan 'yedi düvele karşı dövüşen dünya lideri' imajı kazanmaktadır.

 

'Başkanlık sistemi'nin gündemde olduğu bir süreçte Erdoğan'ın 'toprak kaybına yol açtığı' gerekçesiyle Lozan antlaşmasını tartışmaya açması, Ege'deki Yunan adaları üzerinde hak iddia etmesi ve Musul bizimdi. Tarihe bakın'' 3 sözleriyle açıkça Osmanlı döneminde ilan edilmiş 'Missak-ı Milli' sınırlara ulaşmayı hedeflediğini ilan etmesi hiç de tesadüf değildir. İç politikanın dış politikayla derin bir bağı vardır. Erdoğan, yeni bir Osmanlı imparatorluğu'nun kurulması ve 'İslam ümmetinin hilafet bayrağı altında birleştirilmesi' hedefini gösterirken, doğal olarak kendisini de 'bu davanın tek ve büyük lideri' ve hatta bu uğurda kutsal bir misyona sahip olan lider olarak ilan ediyor. Dolayısıyla bu 'kutsal davaya' inanan herkesin kendi liderliği altında birleşmesi ve kendisine kayıtsız şatrsız biat etmesi gerektiğini söylüyor. Kim ki gerçek Müslümandır ve Osmanlının kanını taşıyan Türk milletine mensuptur, onun 'milli ve dini görevi' Edoğan ve AKP'yi desteklemektir. Bunu yapmayanlar 'yerli ve milli' değildir. Erdoğan'ın temsil ettiği ''milli ve kutsal davaya'' muhalefet edenler ise, 'hain ve kafir'dir. Aslında Erdoğan ve AKP'nin yıllardır neredeyse hergün türlü türlü tiyatral oyunlarla anlatmak istedikleri hikayenin özeti budur.

 

Savaş ve işgal hareketleriyle başka halkları egemenlik altına alan ve sınırları genişleyen bir Türkiye'nin kendilerine daha büyük bir zenginlik ve refah, diğer uluslar karşısında daha onurlu bir ulusal kimlik kazandıracağını düşünen kitleler, bu faşist ve yayılmacı politikaları ve bu politikaları savunan Erdoğan'ı destekleyebilirler. Tarihsel tecrübeler bu konuda gerçekçi bir okuma yapmak için bize oldukça fazla birikim sunuyor. Bugün Türkiye'de faşizmin yükselişi, 20. yy'ın ilk yarısında İtalya, Almanya ve Japonya'da faşizmin yükselişine benzer bir ideolojik-pratik hat üzerinden gerçekleşiyor. Bu ülkelerin halkları 1. Dünya savaşı sonunda kendilerini haksızlığa uğramış hissediyorlardı. Onlara göre ülkelerinde yaşanan ekonomik ve siyasi bunalımın bir sebebi uluslararsı ilişkilerde uğradıkları bu mağduriyetdi. Diğer sebebi de, yine dış güçlerle irtibatlandırılan içerdeki sosyal kurtuluş hareketleriydi. Halklar, bütün bu iç ve dış düşmanlara dersini verecek, düzeni sağlayacak ve eski müreffeh, güçlü günleri geri getirecek güçlü lider ve iktidarlara ihtiyaç duyuyorlardı. İtalya, Almanya ve Japonya ve diğer bir dizi ülkede faşist partiler, bunalım döneminde ırkçı, şovenist propaganda, refah ve istikrar vaadi ve faşist uygulamalarla kitleleri kazandılar. İç muhalefeti ezerek, milyonlarca insanın ölümüne neden olan emperyalist savaşlar başlattılar.

 

İtalyan komünistlerinden Antonio Gramsci, faşizmin yükselişi ile emperyalist eğilim arasındaki bağı ve faşist partilerin politikalarının sonuçlarını, 2. Dünya savaşı başlamadan çok önce, 1926 yılında tespit etmişti. Gramsci’nin tespitlerini tekrar hatırlatmakta fayda var:

 

“Faşizmin siyasal ve ekonomik işleyişiyle bütün propagandasının taçlandırdığı haşmet ‘emperyalizm’e olan eğilimidir. Bu eğilim İtalyan tarım ve sanayi sınıfının İtalyan toplumunun bunalımına, İtalyan toplumunun ken­di dışında bulduğu yanıttır. İçinde savaş tohumları taşıyan, görünürde İtalyan yayılmacılığı için çıkacak, fakat gerçekte faşist İtalya’yı şu veya bu emperyalist grubun elinde dünya egemenliği için bir araca dönüştürecek bir savaştır.” 4

 

İtalya, Almanya ve Japonya'da halk, muhalefeti ezip demokrasiyi ortadan kaldıran ve yayılmacı politikalar izleyen faşist diktatörlerin düzeni sağlayıp, ekonomiyi geliştireceğini ve ülkelerinin dünyaya hükmedeceğine inanıyordu. Belki bir dönem bu faşist rejimler, ülkede düzeni pekiştirip istikrarı sağladılar. Hatta, insanlara iş sağlayıp, göreceli olarak ekonomiyi geliştirdiler. Ancak bu durum hem geçiciydi hem de gerçekte halkın yaşamında ciddi bir değişim olmadığı halde; büyük tekeller muzzam bir zenginlik kazanmışlardı. Aslında zaten bu savaşlar, büyük tekellerin hammade ve pazar ihtiyaçlarını karşılamak için başlatılmıştı. Savaşlar derinleştikçe halkın yaşam koşulları kötüleşti ve halk her gün artan bir biçimde çocukalarını kaybetti. Nihayetinde bu rejimler sadece dünyanın tahrip olmasına neden olmadılar, kendi ülkelerinin de yıkımına neden oldular.

 

Türkiye toplumunun faşist diktatörlük tecrübesini yaşayan bu halkların tecrübelerinden öğrenmesi gereken çok şey vardır. En başta da şu gerçekliğin anlaşılması gerekiyor: Irkçı, şoven ve gerici propagandalarla halklarını zehirleyip, kendi emperyalist, yayılmacı politikalarına alet eden, başka halklara savaş açarak yeni topraklar kazanmaya çalışan diktatörlerin esas derdi; dayandıkları sermaye sınıflarının çıkarlarını korumak ve geliştirmektir. Fakat onlar bütün bu mücadeleyi emkeçi halk kesimlerinin yararına yaptıklarını iddia ederler. Bu büyük bir yalandır. Bu diktatörlerin amacı, halkı aldatıp onun oyunu ve desteğini kazanmak ve bu sayede iktidarlarınını sürdürmektir. Savaşlardan halkın hiç bir kazancı olamaz, tersine büyük bir kaybı olur. Dahası halk; iktidarı tümden sermaye sınıflarına teslim ederek, demokrasi ve özgürlüklerin askıya alınmasına ve dolayısıyla kendi hak ve özgürlüklerinin snırlandırılmasına neden olur. Kısaca halkın faşizm ve savaşlardan kazandığı iki şey vardır: Kölelik ve ölüm.

 

Dipnotlar

-----------------------------

 

1 Türkiye'de en zengin % 20'lik kesimin geliri en yoksul % 20'lik kesimin gelirinin yaklaşık 8 katıdır. Üstelik bu gelir farkı yer yıl artmaktadır. Durum böyleyken, kimse AKP'nin halkın çıkarlarını savunan bir hareket olduğunu iddia edemez. Gelir değılımı ile ilgili veriler şöyledir:

''Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), üye ülkelerin önemli bir kısmında, zengin ve fakir arasındaki uçurumun son 30 yılın en yüksek oranına ulaştığı uyarısında bulundu.

Merkezi Paris'te bulunan OECD, üye ülkelerdeki gelir dağılımıyla ilgili hazırladığı yıllık raporu açıkladı. Raporda, gelir dağılım adaletsizliği sıralamasında Şili ilk sırayı alırken bu ülkeyi Meksika, Türkiye, ABD ve İsrail izledi.'' (http://www.bloomberght.com/haberler/haber/1786057-oecd-gelir-dagilimi-adaletsizligi-son-30-yilin-en-yuksek-seviyesinde, 21 Mayıs 2015)

Türkiye'de ''...en yüksek gelire sahip yüzde 20'lik grubun toplam gelirden aldığı pay, geçen seneye göre 0,6 puan artarak yüzde 46,5, en düşük gelire sahip yüzde 20'lik grubun payı 0,1 puan azalarak yüzde 6,1 oldu.

Toplumun en zengin yüzde 20'sinin gelirinin, en yoksul yüzde 20’sinin gelirine oranı 7,4'ten 7,6'ya yükseldi.''    (http://www.hurriyet.com.tr/turkiyede-gelir-dagilimi-40228359, 21 Eylül 2016 )

2 AK Parti’nin Sınıf Siyaseti, Dr. Güven BAKIREZER, Dr. Yücel DEMİRER, Kocaeli Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü, Mülkiye Dergisi, Cilt: XXX Sayı:252

3 http://www.diken.com.tr/erdogan-agzindan-baklayi-cikardi-musul-bizim-tarihe-bakin/

4 Antonio Gramsci , Aktaran Giuseppe Fiori, Bir Devrimcinin Yaşamı: A. Gramsci, V Yayınları, 1. Baskı, Ankara 1989, s. 164

 

 

Leave your comments

0
terms and condition.
  • No comments found