Cuma, Temmuz 21, 2017

Platzhalter roof5

 

Arama-2

Langfristige Artikel

Box Link

Events

Pano

 

 

   
   
   
   

  

Dersimzaza.com'dan kısa bir açıklama

Facebook'ta sitemizin ismi ile benzerlik taşıyan bazı sayfalar görülmektedir. Bu sayfaların sitemizle hiç bir ilgisi yoktur. Sitemizin www.dersimzaza.com adresi dışında internet üzerinde herhangi bir hesabı ya da sayfası bulunmamaktadır.

Kamuoyunun dikkatine sunulur.

Dersimzaza.com

 


 

Türkiye ve Ortadoğu'da siyasal sürecin gelişme yönü-2

 

Türkiye ve Ortadoğu'da siyasal sürecin gelişme yönü-2

Ahmet Aydın

09. 01. 2017

 

 

'Stratejik derinlik''ten stratejinin çöküşüne

 

Erdoğan ve AKP iktidarı büyük bir istek ve hırsla Batılı devletler, Suudi Arabistan ve Katar'la birleşerek Esad yönetimini devirme amacına yönelik savaşa katıldı. Zaman zaman Batılı devletleri bile rahatsız eden Erdoğan ve AKP'nin aceleciliğinin ve hırsının, kendilerince makul nedenleri vardı. Müslüman Kardeşler örgütü Suriye'de güçlü bir tabana sahipti ve Türk devletinin bu ülkedeki faaliyetlerinin tarihi eskiydi ve ilişkileri güçlüydü. Bu duruma ve Batılıların büyük desteğine güvenen Erdoğan, Suriye'yi Müslüman Kardeşler eliyle rahatlıkla kontrol altına alacağına inanıyordu. Nitekim Erdoğan 'Emevi Cami'nde namaz'1 hazırlıklarına başlamıştı. Yandaş basın Şam'ın fethini günlerle ifade ediyordu.

 

Suriye'ye karşı savaşın başlamasından birbuçuk yıl sonra (30 haziran 2012 tarihinde) Mısır'da, AKP'nin yakın ilişkiler içinde olduğu Müslüman Kardeşler örgütü iktidara geldi. Bu değişim, Batılılarla Erdoğan'ın ortak olarak düzenledikleri bir operasyonun soncu muydu? bilemiyoruz. Ancak, ortaklığın en azından değişime bir etkisi olmuştur. Her halükarda Mursi'nin iktidara gelmesi Erdoğan için; hilafet ve bölgesel hegemonya hedeflerine ulaşma noktasında 'Allahın bir başka lütfu''ydu.

 

Kahire ve Şam tarihsel hilafet merkezleridir. Bu iki başkentle birlikte, diğer iki tarihsel hilafet başkenti olan İstanbul ve Bağdat'ı kontrol altına alan bir güç, hilafet makamının tartışmasız sahibi ve pratik-politik anlamda İslam aleminin de lideri olurdu. Şam ve Bağdat düşseydi; Erdoğan bu hayalini gerçekleştirmiş olacaktı. Objektif konuşmak gerekirse, henüz katetmesi gereken çok mesafe olmasına rağmen; Erdoğan bu hedefine önemli ölçüde yaklaşmıştı. IŞİD Bağdat kapılarına dayanmıştı. Şam'ın bazı mahalleleri cihadcıların kontrolüne girmişti. Her iki başkentin düşmesine sadece bir adım kalmıştı. Aslında Kahire'den sonra, sadece Şam'ın düşmesi bile; Erdoğan için yeterli olurdu.

 

Dış politikada yaşanan bu gelişmelerin doğal olarak iç politikada da karşılığı vardı. 2012 yılı sonunda Erdoğan, sonradan 'Çözüm süreci' olarak adlandırılacak çerçeve içinde Öcalan'la görüşüldüğünü açıkladı. Diyarbakır'da 2013 Newrozu'nda Öcalan'nın mektubunun kamuoyuna açıklanmasıyla 'Çözüm süreci' resmen başladı. Öcalan'ın mektubunda yer alan ve ''İslam bayrağı''na vurgu yapan şu pragraf dikkat çekiciydi:

 

''Bugün kadim Anadolu’yu Türkiye olarak yaşayan Türk halkı bilmeli ki Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır.''

 

Fakat Öcalanın mektubunda yer alan ve bugün ne anlama geldiği; yaşanmış pratik ışığında daha iyi anlaşılan şu pragraf daha önemlidir:

 

''Misak-i Milli’ye aykırı olarak parçalanmış ve bugün Suriye ve Irak Arap Cumhuriyeti’nde ağır sorunlar ve çatışmalar içinde yaşamaya mahkum edilen Kürtleri, Türkmenleri, Asurileri ve Arapları birleşik bir “Milli Dayanışma ve Barış Konferansı” temelinde kendi gerçeklerini tartışmaya, bilinçlenmeye ve kararlaşmaya çağırıyorum.''

 

Öcalan'ın mektubunda yer alan bu bölümlerin devlet tarafından özellikle eklendiği belirtiliyor. Açıktır ki; bu bölümler, AKP iktidarının bölgesel hegemonya emellerini başka bir ağızdan ifade etmektedir. Bu dil, bölgede yaşanan müdahalelerin ruhuna, başka bir ifadeyle ''zamanın ruhuna'' uygundur.

 

AKP'nin niyeti ve planı ne olursa olsun, 'Çözüm süreci' yine de Türk ve Kürt halkı açısından yararlı bir adım olmuştur. Belki de, Erdoğan ve AKP'nin tarihinde attığı tek doğru adım 'Çözüm süreci' adımıdır. AKP hükümetinin gelmiş geçmiş hükümetler içerisinde bu konuda en cesur adımları atan hükümet olduğu da bir gerçeklitir. Fakat bu cesaret, AKP'nin demokrasi ve barışa olan bağlılığından kaynaklanmıyordu. Ortadoğu bölgesinde AKP açısından yaşanan olumlu gelişmeler ve Türkiye'de yasal değişimler için ihtiyaç duyduğu kamuoyu desteği, AKP'yi çözüm sürecine götürdü. Bölgede etkinliği ve nüfuzu güçlenen ve özgüveni artan AKP için, hem bölünme korkuları hem de PKK tehdidi göreceli olarak geri plana düşmüştü. AKP iktidarı Kemalizmin 'Türk milliyetçiliği' bayrağı altında Kürtleri asimile edemediğini de görmüştü. Bu politika yerine AKP, Kürdistan'ı 'İslam bayrağı' altında yeniden feth etme alternatifini geliştiriyordu. Bu fetih, Suriye savaşının sürdüğü koşullarda mümkünse şiddete başvurulmadan gerçekleştirilmeliydi. Bölgesel hegemonya pekiştirildikten sonra, Kürtler hala biat etmek konusunda direniyorlarsa, yanlızlaştıtılan direnişçi kesimler şiddetle tasfiye edilecekti. Dolayısıyla AKP Kürt sorunu konusunda şiddet seçeneğini hiç bir zaman gözardı etmedi.

 

Bölgesel politikalar içerdeki AKP - Gülen Cemati ittifakını da etkilemiştir. Bu ittifakın bozulmasının bir nedeni de, AKP'nin Ortadoğu bölgesinde Müslüman Kardeşler hareketi ekseninde gerçekleşetirdiği faaliyetleridir.

 

Kırılma noktası

 

AKP için bölgede her şey 'Allahın lütfu'yla yolunda giderken, beklenmedik gelişmeler yaşandı. IŞİD kontrolden çıkmaya başladı ve kendi hilafetini ilan etti. Mısır'da Mursi yönetimi Batılıların desteklediği askeri bir darbeyle devrildi. Üstelik uluslararası koalisyon tarafından desteklenen Kürtlerin, Şiilerin ve teröre karşı olan Sünni halkın direnişi; IŞİD'in ilerlemsini durdurdu. Görüldü ki, Erdoğan'ın planları kağıt üzerinde çok olanaklıymış gibi gözükse de, bölge gerçekliğinin ve uluslararası güç dengesinin realist ve akılcı bir okumasına dayanmadıkları için, uygulamada başarısızlığa uğramaları neredeyse kaçınılmazdı.

 

Erdoğan, Batılılar ve bölgedeki güçlerle bir anlaşma çerçevesinde operasyon yürütürken, diğer yandan kendi özel planlarını uygulamaya çalışıyordu. Bir noktada tarafların özel planları çatıştı ve ortak davranma kabiliyetleri zayıfladı. Batılılar IŞİD'in hilafet ilan edip kontrol dışına çıkması ile, Esad yönetimi ile uğraşmanın yanısıra; IŞİD'i kontrol altına almak için çaba harcamak zorunda kaldılar. Türkiye ise IŞİD, Nusra Cephesi gibi cihatcı grupları, özellikle Kürtlere ve bölge devletlerine karşı kullanmaya ve desteklemeye devam etti. Bu noktada oluşan Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar ittfakı ile Batılı güçler arasındaki mesafe giderek açıldı. Dolayısı ile Batılılar sadece IŞİD ve Nusra Cephesi'ni değil, Türkiye ve müttefiki bölge devletlerini de kontrol altına almaya çalıştılar. Mursi yönetimin yıkılması da büyük ölçüde bu durumun yarattığı bir gelişmeydi.

 

İran ve Rusya'nın da aktif olarak savaşa dahil olmalarıyla, Erdoğan ve müttefiklerinin durumu adeta, 2. Dünya savaşında ordusu Leningrad, Moskova ve Stalingrad önlerinde durdurulup yenilgi sürecine sokulan Hitlerin durumuna benzedi. Hitlerin ordusu durdurulduktan sonra adım adım Berlin'de son bulan bir geri püskürtülme sürecine girmişti. Erdoğan ve müttefikleri de halihazırda benzer bir durum yaşıyorlar.

 

Erdoğan ve müttefikleri Halep'ten çekilmek zorunda kaldılar. Şimdi sırada Musul var. Bağdat'a kadar gitmek zorunda kalan Erdoğan'ın memuru Binali Yıldırım'ın Irak Başbakanı İbadi'yle yaptığı görüşmeden sonra; Beşika kampındaki Türk askerlerinin çekileceği açıklandı. Gönüllü çekilmediklerini biliyoruz. 'Güçleri yetmediği' için çekiliyorlar. Erdoğan, Musul'daki askerlerini çekmesi için Türkiye'ye uyarıda bulunan Irak başbakanı İbadi'ye ''Sen benim muhatabım değilsin, karatımda değilsin, kalitemde değilsin. Biz bildiğimizi okuyacağız. Kim bu, Irak'ın başbakanı... Önce haddini bil.''2 sözleriyle, adeta imparatorluğunun bir bölgesinin valisini azarlar gibi çıkışmıştı. Ancak şimdi kimin haddini aştığı apaçık ortaya çıkmıştır.

 

Oluşan bu durumun Türk devletinin omuzlarına çok ağır bir dış politika yenilgisi ve maliyeti bindirdiği açıktır. Fakat Edoğan ve AKP iktidarı için, yenilgin farklı boyutları da vardır. Onlar için yenilgi askeri olmaktan öte; ideolojik-siyasi ve psikolojik bir yenilgidir. Daha önce belirttiğimiz gibi, Erdoğan ve AKP'nin iç ve dış politikası iç içe geçmiş ve kopmaz bağlarla bir birine bağlıdır. Bu politikalar 'saltanat ve hilafet stratejisi' temelinde uygulanmaktaydı. Şimdi bu stratejinin iki ayağından birisi; yani hilafet ayağı dolayısıyla bölgesel hegemonya politikası çükmüştür. Bu durum aslında, genel ve pratik planda Erdoğan ve AKP'nin siyasal stratejisinde ciddi bir boşluk yaratmıştır. 'İslam hilafeti' bayrağıyla iktidarı ve bölgeyi fethe çıkmış siyasal İslamcı hareket için bu kayıp, her şeyden büyük bir ideolojik boşluk ve psikolojik yıkım demktir. Belki hala süreç tam olarak sonuçlanmadığı için, Erdoğan kitlelere bir ölçüde umut verebilecek malzemeye sahiptir. Ancak fazla bir kredisi kalmamıştır. Erdoğan yaşanan boşluğu şoven, milliyetçi retorikle kapatma çabası içindedir. Perinçek'in Vatan Partisi ve MHP ile yakınlaşmasının bir nedeni de budur.

 

Bölünme korkusu, şovenizm ve şiddet üzerinden yükselen faşizm

 

Bölgede gelişen bu yeni durumun iç politikada gözlemlenebilen etkileri vardır. Neo Osmanlıcı iddialardan tümüyle vazgeçmese de, pratikte büyük çaplı yayılma emelleri suya düşen Erdoğan ve AKP iktidarı, bu aşamada zararı aza indirmek ve mümkünse sınırlarının çevresinde oluşan boşluktan yararlanarak; Ortadoğu pastasından parçalar koparmaya çalışmaktadır. Ancak esas hedef, eldekinin sağlama alınması, yani Kuzey Kürdistan'ın yeniden fethin tamamlanması ve muhalefetin ezilerek iktidarın sağlamlaştırılması olacaktır. Dolayısyla önümüzdeki süreçte iktidarın politikaları daha çok 'vatanın ve milletin birlik ve bütünlüğünün korunması' ya da 'yedi düvele karşı vatan savunması' sloganları etrafında örülecektir.

 

Erdoğan ve AKP iktidarı, bölgesel planlarını uygulayamamanın yanısıra, Kürdistan'ı 'İslam bayrağı' altında yeniden feth etmek için uyguladığı oyalama ve aldatma siyasetinin de başarılı olmadığını görmüştür. Nitekim bunu gördüğü anda 'Çözüm sürecini' bitirmiş ve Kürt halkına karşı bir soykırım savaşı başlatmıştır. Üstelik, Rojava ve Güney Kürdistan'da Kürt halkı, bu süreçten mevzilerini güçlendirerek çıktmıştır. Kuzey Kürdistan'da halka karşı başlatılan savaş, büyük kayıplara neden olmakla birlikte, güçlü bir direnişle karşılanmış ve Kürt halkına 'diz çöktürülememiştir.' Bütün bu gelişmeler, Türk devleti tarafından varlığına yönelik stratejik bir tehdit olarak görülmektedir. Kısaca bir bütün olarak egemen güçlerin ''bölünme korkusu'' eskisine nazaran katbekat artmıştır.

 

Erdoğan, bütün çabalarına rağmen; en güçlü olduğu dönemde bile, Türkiye'de mutlak iktidarını güvence altına alacak dönüşümü sağlayamamıştır. Hiç bir zaman sağlıklı bir gelişme tutturamamış olan Türkiye ekonomisi de; giderek daralmış ve çöküşün eşiğine gelmiştir. Uluslararası arenada ise tam bir tecrit durumu yaşanmaktadır. Bu durum, Erdoğan ve AKP'nin ''bölünme korkusu'nuna, bir de iktidarını kaybetme korkusu eklemiştir.

 

Üst üste binen çöküş korkusu, Erdoğan'ın ve iktidar yetkililerinin dengesini bozmuş ve saldırganlaştırmış, adeta onları cinnet geçirir bir duruma sokmuştur. Bu durumu özellikle Erdoğan'ın söylemlerinden anlamak mümkündür.

 

Erdoğan yeni oluşan durum karşısında izleyecekleri çizgiyi şöyle ifade ediyor:

 

Geldiğimiz noktada artık savunmada kalma imkanına da sahip değiliz. Madem ki bize terör örgütleri üzerinden tarihimizin en büyük saldırılarından biri yapılıyor bizim de misliyle karşılık vermemiz hakkımızdır.

Kurşun adres sormaz derler. Bomba da bunların hiçbirini sormaz. Öyleyse güvenliğimizi sadece güvenlik güçlerine bırakamayız.

Buradan tüm vatandaşlarıma sesleniyorum, Anayasamızın 104. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin başı olarak, PKK'sıyla, DEAŞ'ıyla, FETÖ'süyle, DHKP-C'siyle ve tüm diğerleriyle, adı, söylemi, yöntemi ne olursa olsun, tüm terör örgütlerine karşı milli bir seferberlik ilan ediyorum." 3

Erdoğan dış güçlerin 'terör örgütlerini' kullanarak Türkiye'ye karşı savaş açtığını ileri sürüyor ve bu saldırılara karşı ''Kurşun adres sormaz derler. Bomba da bunların hiçbirini sormaz.'' anlayışıyla yani 'teröre karşı terör' anlayışıyla karşılık verileceğini söylüyor. Ve dahası, ''güvenliğimizi sadece güvenlik güçlerine bırakamayız'' ifadesiyle açık açık bir iç savaş çağrısı yapıyor.

Sadece Erdoğan ve AKP değil, Vatan Partisi ve MHP'nin bir kesimi de, yukarıda izah edilen anlayışa sahiptir. Anlaşılıyor ki, iktidardaki faşist blok, içine girdiği çıkmazdan ancak ve ancak içerde ve dışarda verilecek bir savaşla çıkılabileceğine inanıyor. Bu nedenle yeni bir ''istiklal savaşı''ından bahsediliyor. 7 Haziran Seçim süreci ve OHAL döneminde yaşanlardan anlaşılaçağı üzere; faşist blokun savaş planı şunları içeriyor: Tüm demokrasi güçlerini teröre ortak gibi göstererek; gerekirse katliamlarla ezmek, Kürtlerin Kuzey Kürdistan'daki kazanımlarını yok etmek; Rojava ve Güney Kürdistan'da kazandığı alanları da işgal ederek dağıtmak.

Erdoğan'ın özellikle Rojava'nın işgali konusunda yeni ABD Başkanı Trump ve Rusya ile pazarlığa oturduğunu tahmin etmek zor değildir. Hatta sadece Rojava değil, El Bab'dan sonra yine IŞİD'in elindeki Rakka ve daha aşağıya inerek Körfez ülkeleriyle Türkiye arasında bir koridor oluşturmak için öncelikle Trump'u ikna etmeye çalışacaktır. 4 Bu konuda İran'a karşı sert bir politika izleyeceğini ortaya koymuş olan Trump'la pazarlık ederken; İran'dan Lübnan'a kadar uzanan Şii eksenini kırmayı bir koz olarak kullanacaktır. Trump ve Rusya'yı buna ikna edebilirse Rojava'ı işgal konusunda şansı yükselecektir.

Erdoğan'ın seferberlik ilan ederken, ilgili anayasa maddesine atıf yapması, bu çağrının iddia edildiği gibi 'dayanışma' amacıyla değil; aksine ciddi bir savaş seferberliği anlamında yapıldığını gösteriyor. Bu çağrının en hareretli savunucusu da Perinçek olmuştur. Erdoğan çoktandır kendisini padişah olarak gördüğü için, yasal formaliteleri dikkate almamış, bir fermanla işi çözeceğini düşünmüştür. Aslında yasal formaliteleri bir kez daha rahatlıkla bir kenara atabilirdi. Ne var ki, bu aralar görüntü itibari ile bile olsa yasalcılık oyununu oynaması gerekiyor. Çünkü, başkanlık sistemiyle ilgili Anayasa değişikliği gündemde, bu nedenle büyük olasılıkla kritik öneme sahip bu süreci riske atmamak için; mecliste yeni bir tartışma gündemi yaratmak istememiş ve bu konudaki yasal süreci başlatmamıştır. Diğer yandan, OHAL nedeniyle başkanlık sistemiyle ilgili yapılması öngörülen referandumun yapılıp yapılamayacağı zaten tartışmalıdır, seferberlik durumunda bu tartışmanın daha da büyeyeceği açıktır.

 

Faşizmin savaş konsepti üzerinden yükselişini gösteren tarihsel tecrübeler, Türkiye'deki faşist blokun politikalarını daha iyi anlamamız olanak sunuyor.

 

Almanya ve İtalaya'da faşizm, ekonomik ve siyasal krizle birlikte, güçlü bir işçi sınıfı hareketi ve komünist hareketin varolduğu ve iktidar karşısında bir alternatif sunduğu koşullarda gelişmiştir. Sovyetler Birliği'nin varlığı kuşkusuz bu hareketlerin alternatif olma konumunu güçlendiriyordu. Her ne kadar komünistler iktidarı ele geçirmek için gerekli adımları atamamışlarsa da, bu ülkelerdeki egemen burjuva sınıfları arasında Bolşevizmin ülkelerinde de iktidara gelmesi korkusuna neden olmuştu. Burjuva iktidarları bu korkuyla bağlantılı olarak, ülke içindeki işçi sınıfı hareketini ve komünist hareketi Sovyetler Birliği'yle ilişkilendirdi ve halka, bu hareketleri dış destekli, tehlikeli iç düşman tehdidi olarak sundu.

Hatta, dünya savaşını başlatarak ekonomik ve sosyal yapıyı tahrip eden ve dolayısıyla varolan krizin sorumlusu olan burjuvazi, buna rağmen; sermayeye karşı kendi sınıf çıkarlarını korumak için mücadele eden işçileri ve sosyal adalete dayanan yeni bir toplum kurmak için mücadele eden sosyalistleri krizin sorumlusu olarak gösterdi. Bu nedenle, faşist hareket doğuşundan itibaren öncelikle işçi sınıfı hareketini ve komünist hareketi hedeflemiş ve saldırmıştır.

 

Ekonomik kriz, siyasi çatışmalar, kaos ve sosyalizm tehlikesi karşısında canını, mal ve mülkünü kaybetme korkusuna düşen küçük burjuvazi ve orta burjuvazi hatta yoksul kesimler, egemen tekelci sermayenin çıkarlarını esas alan ve ülkeyi demir yumrukla yöneterek, 'düzen ve istikrar' getirmeyi vaad eden faşist hareketleri destekledi. Başka bir ifadeyle “ürkmüş olan halk şimdi faşizmi sulh, nizam ve asayiş peygamberi olarak karşılıyordu” 5

 

Şimdi Türkiye'de faşist blok aynı taktikleri izliyor. Faşist blok, ulusal ve toplumsal sorunları ve devletin bu sorunların oluşumundaki temel rolünü yok sayıyor. Tüm sorunları dış mihraklara ve iç düşmanlara bağlıyor. Bu telemden hareketle tüm sorunları, düşmanı şiddetle ezip yok ederek çözeceğini vaaz ediyor. Halkın da 'milli ve dini' görev gereği; yürüteceği bu savaşta kendisine kayıtsız şartsız destek vermesini istiyor.

 

Halbuki, neredeyse bir yüz yıldır Kürdistan'da savaşa dayalı bir çözümde ısrar eden devlettir. Yakın zamanda ''Çözüm süreci'ni bitirerek savaşın tekrar başlatan da devlettir. Bu konuda bir insanın devletin yalanlarına inanması kendi kendine hakaret etmesi anlamına gelir. Diğer yandan faşist blok IŞİD teröründen bahsetmektedir, hatta neredeyse pişkinlikle bu terörün sorumluluğu da demokrasi güçlerine yüklenecek. Ancak bu terörün ortaya çıkmasında ve Türkiye sathına yayılmasında da; bu iktidarın birinci derecede sorumluluğu vardır. Erdoğan tümden dış güçlere bağlamaya çalışsa da, bu da açık bir gerçektir.

 

Özetle, her alanda derin bir kaybetme korkusuna kapılmış olan faşist güçler için; içte ve dışta savaş, yani kan ve şiddet tek seçenek gibi görünüyor. Bu gözü dönmüş karanlık güçleri durdurmak; sadece bir yurtseverlik görevi değil aynı zamanda bir insanlık görevidir.

 

Dipnotlar

--------------------

1 'Emevi Cami'nde namaz ' söylemi basite alınmamalıdır. Erdoğan bu söylemle Sünni Arap dünyasına bir mesaj vermektedir. Erdoğan diyor ki, ben Şam'ı kontrol altına alırken Emevi mirasına sahip çıkacağım ve onların geleneğini sürdüreceğim. Tıpkı Halife Yavuz'un mirasına sahip çıktıp geleneğini sürdürdüğüm gibi.

4 Erdoğan bu alanda hedefini çoktan açığa vurmuş bulunuyor. Şunları söylüyor Erdoğan: "Önce Cerablus'a, ardından El Rai'ye girdik ve Özgür Suriye Ordusu ile yola devam ettik...İşin bu bölümü bitti ama şimdi Münbiç var. Münbiç'ten sonra Amerika ile el ele verebilirsek Rakka var."  https://www.evrensel.net/haber/301147/erdogan-oso-bir-direnis-hareketidir-sirada-menbic-var

5 Prezzolini, Faşizm 1932: 22-23, Akataran, Demirhan Fahri ERDEM, Çiğdem ERDEM, İtalya'da Faşizmin Yükselişi ve Antonio Gramsci'nin Faşizm karşıtı Strateji ve Taktikleri, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi 18/1 (2016) 103-127

 

 

 

Leave your comments

0
terms and condition.
  • No comments found