Cuma, Temmuz 21, 2017

Platzhalter roof5

 

Arama-2

Langfristige Artikel

Box Link

Events

Pano

 

 

   
   
   
   

  

Dersimzaza.com'dan kısa bir açıklama

Facebook'ta sitemizin ismi ile benzerlik taşıyan bazı sayfalar görülmektedir. Bu sayfaların sitemizle hiç bir ilgisi yoktur. Sitemizin www.dersimzaza.com adresi dışında internet üzerinde herhangi bir hesabı ya da sayfası bulunmamaktadır.

Kamuoyunun dikkatine sunulur.

Dersimzaza.com

 


 

Demokratik Cumhuriyet'in Tarihsel Anlamı

Demokratik Cumhuriyet’in tarihsel Anlamı 

Piro Zarek

Rasti Dergisi/Sonbahar 2001

 

PKK çevreleri bir yandan "Demokratik Cumhuriyet Projesi"ni yeni ve kutsal bir barış projesi olarak lanse ederlerken, diğer yandan yer yer (özellikle sol çevreler nezdinde) de bu projeyi Marksist teori ile ilişkilendirme çabasına girdiler. Doğrusu şudur ki, bu proje ne yenidir, ne de Marksizm-Leninizm'le bir ilgisi vardır. Tüm ilişkilendirme çabalarına rağmen, Öcalan'ın bu kavrama yüklediği anlam ile bilimsel sosyalizmin kurucularının bu kavrama yüklediği anlam arasında derin bir uçurum vardır.

Demokratik Cumhuriyeti Doğuran Tarihsel Süreç

Demokratik Cumhuriyet kavramı, Marksist literatürden alınmadır. Marx, Engels ve Lenin'in siyasal yazılarında bu kavram önemli bir yer tutar.

Demokratik Cumuriyet, 18. ve 19. yüz yıllar boyunca emekçilerin kitlesel katılımı ve burjuvazinin önderliği altında gelişen demokratik devrimlerin, feodalizm karşısındaki zaferinin ürünüdür ve bu kavram, klasik kullanılış biçimiyle, -emekçi sınıfların yönetime ortak oldukları özgün durumlar hariç- esas olarak bir burjuva cumhuriyetini ifade etmektedir.

 Bir Kralın mutlak hakimiyeti ile yönetilen ve yönetimin kan bağına dayalı olarak el değiştirdiği feodal hanedanlıklardan farklı olarak Demokratik Cumhuriyet, seçimle belirlenen bir cumhurbaşkanınca temsil edilir. Bu yönetim, genel ve eşit oy hakkına sahip yurttaşlar, seçimle belirlenen halk temsilcilerinden oluşan ve yasama gücünü elinde tutun bir parlamento, parlamento içinden çıkan bir hükümet, halk tarafından kabul edilmiş bir anayasa ve burjuva hukukuna dayalı işleyen göreceli özerk bir yargı sistemi gibi temel özelliklerce karekterize edilir.

Marks ve Engels, Amerika, Fransa ve İsviçre yönetimlerini bu kavramla tanımlıyorlardı. Bu kavram günümüzde, bazı ileri kapitalist ülkelerin siyasal yönetimlerinin ifade edilmesinde de kullanılmaktadır. Çünkü bu ülkelerde yaşanan bir dizi demokratik devrim ve reform sonucunda ve gelişmiş ekonomik yapı nedeniyle, emekçi sınıflar için demokrasi, relatif olarak gelişkin bir düzeydedir. Fakat unutulmamalıdır ki, Marks-Engels tarafından demokratik Cumhuriyet olarak tanımlanan serbest rekabet aşamasının ABD ve Fransa’sıydı. Özellikle bugünün ABD’si ise, kapitalist tekellerin mutlak hakimiyetinde olan ve tüm dünyaya hakim olmaya çalışan emperyalist bir ABD’dir. Kendi çıkarları için başka ülkeleri işgal eden, yasal hükümetlere karşı darbeler düzenleyen; ekonomisi ve siyasal yaşamı bütünü ile tekellerin hakimiyeti altında olan bir ülkede, “eşit ve genel oy hakkı”nın, ya da seçimlerin, parlamentonun ve yargının anlamı elbette tartışılır olur.

Marks ve Engels’in Demokratik Cumhuriyet kavramını kullandıkları dönemde, demokrasi mücadelesi, -cumhuriyet talebini de kapsayan- esas olarak feodal aristokrasiye karşı bir mücadeleydi. Rusya'da da Çarlık Otokarsi’sine karşı mücadelenin birincil talebi cumhuriyetti. Bu koşullarda feodal aristokrasinin ayrıcalıklarına karşı çıkan burjuvazi, çok tutarlı olmasa da demokrasi mücadelesinin bir dinamiğiydi. Kapitalizmin henüz tekelci aşamaya geçmediği ya da Rusya'da olduğu gibi tekelci aşamayı geriden izlediği koşullarda, burjuvazinin demokrasi mücadelesinde belli bir rol oynaması, dahası, Demokratik Cumhuriyet'in burjuvazinin önderliğinde kurulması mümkün olabiliyordu. Sözkonusu bu süreçte, kapitalist toplum siyasal ve sosyal koşulları itibari ile henüz olgunlaşmamış ve siyasal özgürlükler burjuva iktidarının sınırları içinde ulaşabilecekleri en geniş çerçeveye ulaştırılmamışlardı. Bu koşullar, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin taleplerine ve ittifak kombinazyonlarına bugünkünden oldukça farklı bir renk veriyordu.

Söz konusu tarihsel süreç, bilinen ifadeyle “serbest rekabeçi kapitalizm aşaması” olarak tanımlanır. Ki, bu süreçte burjuvazi sosyalistler tarafından feodalizm karşısında henüz “devrimci” olarak tanımlanmaktadır. Alman Sosyal Demokratları’nın Gotha Programı’nda yer alan “İşçi sınıfının karşısında tüm öteki sınıflar yanlızca gerici bir yığındır” belirlemesini eleştiren Marks, Komünist Manifestoya atıfta bulunarak “Burjuvazi, burada, eskimiş üretim biçiminin ürünü olan toplumsal durumlarını korumaya azimli feodaller ve orta sırnıflara göre devrimci bir sınıf olarak –büyük sanayinin taşıyıcısı olarak- değerlendirilmektedir” der. Devamında der ki, “Bu bakımdan, orta sınıfların burjuvazi ile birlikte ve hele feodalleri de buna katarak, işçi sınıfının karşısında ‘yanlızca gerici bir yığın oluşturduğunu’ söylemek de yanlıştır.”(Karl Marks, Gotha Programı’nın Eleştirisi, Nisan-Mayıs 1875)

 

Neden Demokratik Cumhuriyet?

        Lenin'in de belirtiği gibi, "Demokratik Cumhuriyet proletarya diktatörlüğüne götüren en kısa yoldur" anlayışı, Marx'ın siyasal görüşlerine damgasını vuran temel bir anlayıştır. Bu anlayışın gerekçelerini açıklarken şöyle der Lenin: "Çünkü böyle bir cumhuriyet, sermaye egemenliğini, dolayısıyla yığınların ezilmesini ve sınıflar savaşımını hiç bir zaman ortadan kaldırmadığı halde, kaçınılmaz bir biçimde, savaşımın genişlemesine, gelişmesine, depreşmesine, kızışmasına götürür; öyle ki, ezilen yığınların canalıcı çıkarlarını karşılama olanağı bir kez ortaya çıktıktan sonra, bu olanak, ancak ve yanlızca proletarya diktatoryasında, bu yığınların proletarya tarafından yönetiminde gerçekleşir." (16)

Engels, 1891 Alman Sosyal Demokratları'nın Erfurt Programı'nı “eses söylenmesi gereken konmamış” diyerek eleştirir. Engels’in “konmamış” dediği ve “baş siyasal istem” olarak tanımladığı istem Demokratik Cumhuriyet istemidir. Programda yer alan demokratik istemlerin, ortaçağ kalıtısı olan bir Alman devletinin devrimci dönüşümünü sağlayamayacağını belirten Engels, Demokratik Cumhuriyet ile ilgili Marx'ın görüşlerini tamamlar nitelikte olan şu görüşleri yazar: "Kesinliği açık olan bir şey varsa, o da, partimizin ve işçi sınıfının egemen duruma ancak Demokratik Cumhuriyet biçimi altında gelebilecekleridir. Hatta, Demokratik Cumhuriyet, Büyük Fransız Devrimi örneğinin gösterdiği gibi, proletarya iktidarının özgül bir biçimidir de." (15)

Feodalizmden kapitalizme geçiş süreci, insanlığa yeni bir çağın kapısını açan tarihsel dönüşümler ve devrimlerle tamamlanır. Sadece “genel ve eşit oy hakkı”nın formel bazda kabulü bile, insanlığın özgürleşmesi yönünde atılmış dev bir adımdır. Bu dönüşüm sürecinde Demokratik Cumhuriyet, feodal mutlakiyet karşısında insanları “özgürleştiren” yeni toplumun yeni devletini temsil ediyordu. Marks ve Engels bu objektif gelişmeyi görüyorlardı ve destekliyorlardı. Ancak bu desteğin, feodalizme karşı mücadele çerçevesi ile sınırlı olduğunu unutmamak gerek.

Marks Ve Engels’in Demokratik Cumhuriyet programını bu derece önemsemelerinin bir nedeni de, Almanya’nın içinde bulunduğu sosyal ve siyasal koşullar ve her ikisinin  de Almanya Sosyal Demokrat Hareketi ile olan derin bağlarıdır. Ki, Engels’in “partimiz” olarak ifade ettiği örgüt Alman Sosyal Demokrat Partisi’dir.

O süreçte Almanya’da bir Demokratik Cumhuriyet olmadığı gibi, “cumhuriyetin talep edilmesi” bile yasaktı. O günün Almanyası’nda “Reichstag (parlamento) ve öteki temsil organları fiilen hiç bir güce sahip” değillerdi ve “hükümet  bütün iktidarı elinde bulunduruyordu”. Sosyalistlerin faaliyetleri de sık sık çıkarılan yasalar ile yasaklanıyordu. Bu koşullarda Demokratik Cumhuriyet talebinin sosyalistlerin “baş siyasal istemi” olmasından daha doğal bir şey olamazdı. Çünkü Marks’ın dediği gibi: “İnsan ancak elde edilmemiş şeyler için talepte bulunur.

 

Demokratik Cumhuriyet’ten İşçi-Köylü İktidarı’na

Demokratik Cumhuriyet daha doğrusu Demokratik Devrim mücadelesinin, hedefler, ittifaklar ve taktikler bazında dönüşüme uğradğı tarihsel moment, kapitalizmin emperyalist aşamaya ulaştığı noktadır. 1905 Rus Demokratik Devrimi bu dönüşüm momentine denk gelmesi itibari ile, dönüşümün somut kanıtlarını ortaya koymaktadır.

Menşevikler, 1905'te, Demokratik Devrim'in burjuva karekterinden hareketle, devrimin önderliğini ve devrimle oluşacak iktidarı burjuvaziye bırakmak gerektiğini savunuyorlardı. Devrim, işçi sınıfı ve diğer emekçilerin mücadelesi üzerinde yükselirken, Menşevikler bu güçleri iktidara uygun görmemekte, iktidarı burjuvaziye teslim edip kendilerini bir "aşırı muhalefet partisi" konumunda tutmak düşüncesindeydiler. Aynı Menşevikler, 17 Şubat Devrimi sonrasında demokrasiyi geliştirmek adına, burjuvazi ile uzlaşıp oluşan burjuva hükümetinde yer almışlardı. Bu süreçte de, sınıf mücadelesini ve sınıf mücadelesinde iktidar meselesinin önemi konusundaki devrimci düşünceleri unuttukları için, burjuva politikalarının basit yürütücüleri haline gelmişlerdi. Menşeviklerce 1905 ve 1917 yıllarında yürütülen bu uzlaşmacı çizgiye karşı Bolşevikler, 1905'te, burjuvazinin "demokrat" kanadı ile ittifakı reddetmemekle birlikte, Demokratik Devrim'in önderligini ve iktidarı burjuvaziye bırakmak anlayışına karşı, RSDİP'nin 3. Kongresi'nde benimsenen şu taktikleri savunurlar:

"1.Proletaryanın hem kısa vadeli çıkarlarının hemde onun sosyalizmin sonal amaçları uğruna savaşımının çıkarlarının, siyasal özgürlügü tam olarak sağlayacak önlemlerin alınmasını ve bunun sonucu olarak otokratik hükümet biçiminin yerini demokratik cumhuriyetin alması gerektiğini;

"2.Rusyada demokratik bir cumhuriyetin kurulmasının,...bir geçici devrimci hükümete sahip olacak başarılı bir halk ayaklanmasıyla mümkün olabileceğini;...(18)

Toplumsal koşulların ve sınıf mücadelesinin değişimini iyi gözleyen Lenin, yaratıcı bir şekilde değişimi pratik taktiklere ve idelojik zemine aktarır. RSDİP’in kongre kararlarında yer alan “devrimci hükümet” ve “halk ayaklanması” ifadeleri, daha ilerde Lenin’in " proletaryanın ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü”formülasyonunu içinde gerçek ifadelerini bulurlar.Lenin, 1905’te Menşevkleri, "Devrimin çarlık üzerinde kesin bir zaferi" gibi çok genel laflar etmelerine karşın, söylediklerinin güncel boyutta gerekli kıldığı siyasal adımları ve dahası meselenin sınıfsal özünü anlamamakla suçlar. Lenin derki; "Bizim (herkesçe anlaşılabilir gerçek bir güç olan) "çarlık"a karşı duran ve ona karşı "kesin bir zafer" kazanabilecek gerçek toplumsal güçlerin neler olduğunda tam bir açıklığa kavuşmuş olmamız gerekir. Büyük burjuvazi, toprak beyleri...böyle bir güç olamaz... Hayır, "çarlık üzerinde kesin bir zafer" kazanabilecek tek güç halktır, yani eğer esas ve büyük güçleri alır(sak) proletarya ve köylülüktür. "Devrimin çarlık üzerinde kesin bir zaferi", proletaryanın ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğünün kurulması demektir." (19)

Kapitalizmin emperyalist aşamaya evrilişine kadarki süreçte Demokratik Cumhuriyet Programı, sosyalistlerin asgari programına denk düşmektedir. Bu program, burjuvazinin devrimci rolününü, emekçi sınıflarla ittifakını ve burjuvazinin bu ittifak içindeki önderlik rolünü ve dönüşümün burjuva düzeninin sınırlarını (ikili iktidar koşulları hariç) aşmamasını kabullenen bir çerçeveye sahiptir. Bununla birlikte, bu süreçte marksistler her gelişmeyi sonal hedefe yani sosyalizm hedefine bağlı olarak ele almakta ve sosyalizm hedefini hiç bir şekilde gözardı etmemektedirler.

Tekelci kapitalizmin küresel bir boyut aldığı günümüzde, burjuvaziden (genel olarak burjuvazi diyorum, çünkü sadece tekleci burjuvazi değil, büyük ve orta burjuvazinin de tutarlı bir demokrasi mücadelesi yürütmesi mümkün değildir) demokratik devrimde tutarlı bir rol üstlenmesini beklemek büyük bir saflık olur. Çağdaş burjuvazi, rekabetçi çağ burjuvazisine göre sınıf çıkarlarına yönelen tehditler konusunda daha tercübeli ve daha duyarlıdır. Sınıf çizgilerinin artık çok net olarak ortaya çıktığı bir kapitalist sistem içinde yaşıyoruz. Burjuvazi, emekçilerin içinde yer aldığı bir devrim girişiminin hatta bir demokratik kalkışmanın her halükarda kendi sınıf çıkarlarına zarar vereceğini iyi bilmektedir. (17) Açıktır ki; demokrasi mücadelesini tutarlı bir biçimde sürdürecek olan güç burjuvazi değil, bu sistemden en fazla zarar gören güçler, yani isçi sınıfı, diğer emekçiler ve yoksul sınıflardır.

Tekelci kapitalizm aşamasına kadar, ağırlıklı olarak feodalizmi ve feodal aristokrasi ile işbirliği içindeki burjuva kesimleri hedefleyen liberal burjuvazinin önderliğindeki Demokratik Cumhuriyet mücadelesi, yeni çağla birlikte direk olarak burjuva iktidarını hedefleyen emekçi sınıfların önderlik ettiği devrimci demokrasi ve sosyalizm mücadelesine dönüşmüştür. Buna bağlı olarak artık Demokratik Cumhuriyet kavramı, emekçiler önderliğinde gelişen yeni çağın devrimci demokrasi mücadelesinin hedefini ifade etmekten uzaktır. Bu kavram bugün düzen içi demokrasi mücadesini ifade ederken, devrimci demokrasi mücadelesi hedefini, Demokratik Emekçi Cumhuriyeti kavramı ile ifade etmektedir.

Dahası günümüzde demokrasi mücadelesi programı, ağır ulusal sorunlar ve faşizm olgusu ile karşı karşıya bulunan istisnai bir kaç ülke dışında, artık başlı başına bir devrim programı olmaktan çıkmış, sosyalist devrim programının bir parçası haline gelmiştir.

 

Öcalan’ın “Demokratik Cumhuriyeti”

Öcalan’a haksızlık etmiyelim, O, şimdilerde lafızda da olsa TC’nin yıkılmasından, yani faşist diktatörlük üzerinde halkın „kesin zaferi”inden bahsetmiyor. Fakat Öcalan, halk kitlelerine dayalı Demokratik Devrim anlayışını yadsıdığı gibi, onun yerine önerdiği düzen içi demokrasi mücadelesinin, başka bir ifadeyle reformlar için mücadelenin sınıfsal dinamiklerini de ortaya koymuyor. Ya da Ordu’nun ve TÜSİAD’ın demokrasi hareketi içinde görülmesi türünden, başaşağı edilmiş bir çerçeve sunuyor. „Demokrasiyi halkın bağrında çalışan ve halkı esas alan örgütler, kişiler ve partiler yaratır." diyen Öcalan, diğer taraftan TÜSİAD’ı solculardan bile daha cesur demokrasi savasçısı olarak sunmaktadır. Peki tekelci burjuvazi halk sınıf ve tabakaları içinde midir? Tekelci burjuvazi halk içinde görülüyorsa, isçi sınıfının yeri neresidir?

Başaşağı duran bu reform projesi içinde, Marksizm’de öngörüldüğü gibi, Demokratik Halk Devrimi üzerinden sosyalist devrime yürüme anlayışını aramak  ise anlamsızdır. Sosyalizmi, bugün ölmüş ama belirsiz bir süre sonra "dirilecek" bir ütopya olarak gören Öcalan, kendilerini "sosyalist bir devlet" kurmak istemekle suçlayan yargıçlara karşı şunları söylüyor: "PKK önderliğinde her ne kadar 'sosyalist bir devletten' bahsedilse de, her örgüt o dönem kendine göre ayrı bir devlet anlayışından bahsetse de bunlar ütopik olmaktan öteye gidemeyen mezhep düzeyinde anlayışlardı. PKK kitselleşerek bunu kısmen aştığında da, özellikle 90'lı yıllarla birlikte içine girilen ve şahsen yoğun değerlendirmelerle  seslendirmeye çalıştığım 'özgür birliktelik' diğer deyişle demokratik birlik arayışıydı." (20) Öcalan, PKK'nın aslında çoktan beri sosyalizme veda ettiğini söylemektedir. Ve bu sözleri kesinlikle doğrudur. Hatta diyebiliriz ki, PKK hiç bir dönem idelojik ve pratik anlamda gerçek bir sosyalist hareket olmadı.

PKK’nin 7. Kongresinde kabul edilen yeni programında da, Kürdistan'da bir sosyalist iktidar ve toplumun kurulması hedefi yer almaz. Bunun yerine sosyalizmle ilgili çok genel ifadeler yer alır.

Öcalan savunmasında zaman zaman sosyalizmden, onun iyiliklerinden bahseder, ancak bu görüşler savunmanın mantığı ile bir bütünlük taşımaz. Öcalan savunmasının başında "Demokrasinin yüzyılın sonunda tam zaferini ilan etmesi"nden bahseder. Yine Öcalan'a göre " '90'lı yıllardan itibaren sosyalist sistemin çözülüş ve demokrasiye dönüşümüyle, demokrasinin büyük zaferi aslında daha başlangıncındadır."(21) Bütün bunlardan sonra yine de Öcalan, sosyalizmin tekrar dirileceğinden bahsedebilmektedir. Öcalan'ın pragmatik ve eklektik tarzını bilenler için bu çelişkiler anlaşılır şeylerdir. Unutulmamalıdır ki, Öcalan esas olarak kendi kitlesine seslenmektedir ve bu tür bir yaklaşım PKK kitlesini tatmin etmek için idealdir.

Öcalan, savunmasında demokrasi kavramını genel ve soyut bir anlamda kullandığı gibi, yer yer de, „kapitalist sistem” kavramının yerine „demokrasi” kavramını kullanıyor. Bu bilinçli bir çarpıtmadır. Bilindiği üzere demokrasi bir ekonomik-sosyal sistem değil, bir siyasal yönetim biçimidir. Böylesi bir kullanım sosyal-politik gerçeklik açısından olduğu gibi, terminolojik olarakta yanlıştır. Öcalan'ı bu hileyi yapmaya iten iki neden vardır: Birincisi, pislikleri ayukka çıkmış olan kapitalist sistemi, devrimci kamuoyuna ve halka şirin göstermek, böylece öncelikle düşünsel boyutta onu uzlaşılabilir bir konuma getirmek, ikincisi; demokrasi olgusunu sınıfsal temelinden kopararak kendi burjuva liberal ideolojisini tutarlı kılmak.

Sonuç olarak:

Marksizmin sınıf mücadelesi, devlet ve demokrasi konusundaki temel anlayışı, dahası tarihsel gelişim ve değişim göz önünde tutulmadan Demokratik Cumhuriyet konusunda güncelin ihtiyaçlarına karşılık veren Marksist bir anlayış ve politika oluşturmak mümkün değildir. Bu kriterler göz önünde tutulmadan üretilecek bir "Demokratik Cumhuriyet Projesi"nin Marksizmle sadece lafızi bir benzerliği olabilir.

Öcalan’ın projesinin niteligini anlamak için, bu projenin kimin iktidarını hedeflediğini, kiminle ve hangi yolla bu iktidara yürüdüğünü sormak gerekir.  Bu soruların cevabı Öcalan tarafından çok açık bir şekilde savunmasında ve diğer açıklamalarında verildi. Artık çok açık olarak söyleyebiliriz ki, Öcalan, burjuva iktidarının, halkın devrimci eylemiyle yıkılıp yerine emekçi iktidarının kurulmasını düşünmüyor. Bu anlayış temelinde ifade edilen "Demokratik Cumhuriyet" çizgisinin bilimsel sosyalizmle bir ilişkisi olamaz.

DIPNOTLAR

----------------------------------------------------------------------------------------------

(15) Marx-Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Sol yay. s. 101.

Engels'in örnek olarak verdiği Büyük Fransız Devrimi, burjuvazinin önderliğinde, küçük burjuvazi ve daha alt seviyedeki diğer emekçi sınıflar ve yoksullara dayalı olarak, feodal düzene karşı gelişen  bir devrimdir. Jakobenlerin önderliğindeki emekçiler, başından itibaren devrime  etkin bir şekilde katıldılar ve belli dönemlerde de iktidarı tümüyle insiyatiflerine aldılar. Genel anlamda da, Engels'in belirttiği gibi, Fransız emekçiler iktidarı burjuvaziyle paylaştılar. Emekçilerin insiyatifi arttıkça Fransız Burjuva Devrimi'nin demokratik ve sosyal muhtevası derinleşmiş, bunun karşısında burjuvazi giderek gericileşerek aristokrasi ile işbirliğine girmiş ve devrimin kazanımlarını geriye çekmiştir.

 (16) Lenin, Devlet Ve Devrim, bilim ve sosyalizm yay. S.82.

(17) Son 2001 ekonomik krizi nedeniyle Türkiye'de gelişen esnaf eylemleri, sadece tekelci ve büyük burjuvazinin değil, aynı zamanda küçük ve orta burjuvazinin de sınıf çıkarlarının bir gereği olarak sistemi savunma ve koruma konusunda ne kadar uyanık olduğunu göstermiştir. Esnaflar eylemlerini ekonomik ödünler almak için hükümete baskı yapma çerçevesi içinde tutmaya; bu temelde sol-demokratik sloganlardan ve kesimlerden uzak durmaya özen göstermişlerdir. Nitekim, hükümet bazı ekonomik olanaklar sağlayınca esnaf eylemleri hemen durmuştur. Bu çok açık bir sınıf tutumudur.

(18) Lenin, Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktigi, Sol yay. s. 15.

(19) Lenin, Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktigi, Sol yay. s. 58-59.

(20) A. Öcalan, Savunmalarım, Wesanên Serxwebun,  s. 69.

(21) A. Öcalan, age. s. 11-12.

 

 

 

 

 

 

Leave your comments

0
terms and condition.
  • No comments found