Cumartesi, Ağustos 15, 2020

Platzhalter roof5

 

Arama

Langfristige Artikel

Box Link

Events


 

 PANO

 

 
 

 
 
   
   
   

  

Dersimzaza.com'dan kısa bir açıklama

Facebook'ta sitemizin ismi ile benzerlik taşıyan bazı sayfalar görülmektedir. Bu sayfaların sitemizle hiç bir ilgisi yoktur. Sitemizin www.dersimzaza.com adresi dışında internet üzerinde herhangi bir hesabı ya da sayfası bulunmamaktadır.

Kamuoyunun dikkatine sunulur.

Dersimzaza.com

 


 

Öcalan'ın ''üçüncü ayak'' stratejisi ve HDP'nin dönüşümü

 

Öcalan'ın ''üçüncü ayak'' stratejisi ve HDP'nin dönüşümü

 

Ahmet Aydın

12 Mayıs 2020

 

 

Son zamanlarda, Kürt siyasal hareketi içinde yer alan bazı kişilerin söylem ve tavırlarında, yine PKK çevresindeki bazı basın organlarının yayınlarında; eski zihniyetin ve bu zihniyete kaynaklık eden ideolojik-siyasi çizginin, tekrar baskın hale geldiğini görüyoruz. Yeniden baskın hale geldi derken, PKK'nın ve Kürt siyasal hareketinin bir zihniyet devrimi gerçekleştirdiğini, ancak son dönemde yeniden bir geriye dönüş yaşandığını iddia etmiyoruz. Hayır, Kürt siyasal hareketinin yapısında, eski kalıpları ve zihniyeti aşacak nitelikte bir ideolojik-siyasal devrim yaşanmadı. Ancak şunu söyleyebiliriz: Özellikle son on yılda, legal Kürt siyasal hareketi, kısmen de PKK; önemli bir değişim yaşadı ve ilerleme sağladı. Eskiye dönüşten kastımız, yaşanan bu değişim ve ilerlemenin kazanımlarının yok edilmesidir. İktidarın saldırılarının ve müdahalelerinin de, bu kazanımların yok edilmesinde ciddi bir rol oynadığını söylemek zorundayız.

 

Geriye dönüşü; birbiriyle bağlantılı üç alan üzerinden saptayabiliyoruz: Birinci alan, Öcalan'ın ve onunla bağlantılı olarak; Kürt siyasal hareketinin iktidara karşı duruşu ya da genel planda siyaset alanı. İkincisi; Kürt siyasal hareketinin örgütsel işleyişi. Üçüncüsü; PKK ve legal Kürt siyasal hareketinin Kürdistan'daki etnik-dinsel gruplara ve diğer muhalif hareketlere yaklaşımı ve bu grup ve hareketler karşısındaki tutumu.

 

Legal Kürt siyasal hareketi değişim ve ilerlemenin en bariz ve güçlü biçimde görüldüğü alandır. Birilerinin prorejesi olarak sunulsa da, HDP; eski zihniyeti önemli ölçüde aşarak, Kürt siyasal hareketinin demokratikleşmesini ve sosyalleşmesini; dolayısıyla daha geniş kitlelerle buluşmasını sağladı. Bu anlamda HDP'yi, Kürt siyasal hareketinin tarihindeki en önmeli örgütsel ve mücadele deneyimlerinden birisi olarak görmek gerekiyor. Deneyimin en önemli tarafı, legal alanda gelişmesine rağmen; “21. yüz yılın Kürt halk hareketi nasıl bir program ve örgütsel anlayış üzerinden ilereyebilir'' sorularına teorik ve pratik cavaplar vermiş olmasıdır. Bu deneyim henüz nihayi biçimine kavuşmadı ve nasıl bir sonuca ulaşacağını bilmiyoruz. Ancak şunu biliyoruz ki, ağrılıklı olarak Kürt halkının talepleri ve emeği üzerinden yükselen bu deneyim, Türk devleti tarafından ciddi bir tehdit olarak görülmüştür. Devletin HDP yönelik ağır saldırıları bunun kanıtıdır. Ancak içte de, eski zihniyetin bir ürünü olarak ''benim tapulu malımdır'' anlayışıyla HDP'yi daraltmak ve kontrol altına almak isteyenler olabilir.

 

Kuşkusuz PKK ve HDP'in mücadele alanları ve mücadele biçim ve araçları farklıdır. İki parti arasında kategorik bir fark vardır. Bu anlamda örgütsel işleyişleri de farklı olacaktır. Burada, birisi legal diğeri illegal zeminde olan iki partiyi bir düzlemde kıyaslamıyoruz. Bu iki alanı birden etkileyen bir örgüt ve siyaset anlayışını eleştiriyoruz. Bu eleştiri; halk ile öncüleri arasındaki ilşkiyi; bir anlamda yöneten ile yönetilen arasındaki ilişkiyi, diğer yanda özgürlük ile özgürlük mücadelesinin temel güçleri ve araçları arasındaki zorunlu tutarlılık ilşkisini konu ediniyor.

 

HDP, birilerinin yukardan belirlediği ideoloji ve siyasetin uygulayıcı aparatı olmaktan büyük ölçüde kurtularak, Kürt halkının ulusal demokratik taleplerini gözetecek şekilde, kendi programını ve politikalarını, ekonomik-sosyal ve siyasal koşullara ve halkın taleplerine dayanarak; kendi kurullarında kendisi belirledi. Böylece, göreceli de olsa demokratik bir örgütsel işleyişe kavuştu. Buna bağlı olarak, HDP kadrolarının, üyelerinin insiyatifi ve etkinliği arttı. Diğer yandan, güncel siyasal ve sosyal koşulları ve halkın görüşlerini, taleplerini dikakate alan işleyiş tarzı, daha gerçekçi politikaların belirlenmesini ve daha doğru kararların alınmasını sağladı. Seçimlere katılım, adayların belirlenmesi ve siyasal iktidara karşı mücadele konusunda, tüm dış etkilere rağmen, HDP'nin kendi kararlarında ısrar etmesi ve başarılı sonuçlar alması, izah ettiğimiz bu dönüşümün pratik anlamını fazlasıyla anlatmaktadır. 1980 sonrasında Kürt siyasal hareketinde hemen hemen hiç görülmemiş olan bu işleyiş tarzı, halk ile parti yönetimi; taban ile tavan arasında iki yönlü organik bir etkileşim sağladı. Bu işleyiş, HDP'yi gerçek bir halk hareketine dönüştürdü. Ve biliyoruz ki, her halk hareketi kendi öncülerini ortaya çıkartır.

 

HDP'nin değişim ve ilerleme sağladığı diğer bir alan ittifaklar politikasıydı. HDP, Tükiye Cumhriyeti develeti sınırları içindeki tüm yurtaşların sorunlarının çözümünü önüne görev olarak koyarken, aynı zamanda tüm ezilen kesimleri kapsama ve saflarına kazanma anlayışını benimsedi. Ezilen kesimlerin bir partide birleştrilmesi için, bu kesimlerin taleplerinin programda yer bulması ve iradelerinin temslcileri aracılığıyla örgütsel yapıya yansıtılması gerekliydi. HDP bunu önemli ölçüde sağladı. HDP progarmını ezilen kesimlerle birlikte hazırladı ya da onların taleplerini programına yansıttı. Onların temsilcilerine kurumlarında yer verdi, onların belirlediği temsilcilerini seçimlerde aday gösterdi. Önceki geleneksel işleyiş nerdeyse bunun tam tersiydi. Seçim programı, adaylar ve kararlar merkezden belirlenir ve ittifak kurulmak istenen kesimlere, -kabaca ifade edersek- ''bunlar bizim karalarımız ve adaylarımız, gelin ittifak kuralım'' denirdi. Hatta bu kararlar bazen ''kırmızı çizgilerimiz'' şeklinde sunulurdu. Taraflarla bir ölçüde görüşmeler yürütülse de ve bazı olanaklar sunulsa da, belirleyici olan işleyiş buydu. HDP'nin demokratikleşmiş ittifak anlayışı, elbette partinin sosyal zeminini genişletti ve oylarını arttırdı.

 

Coğrafyamızdaki ezilenlerin sorunlarına çözüm üretme iddiası, sınıfsal sorunların programlaştırılmasını ve pratik mücadelenin gündemine alınmasını gerektirir. Yeterli olmasa da, HDP bu yönde de önemli ilerlemeler sağladı. Ulusal sorunu sınıfsal sorunla birlikte ele aldı, sol-sosyalist politikalar uygulamaya çalıştı.

 

Kürt siyasal hareketinin geleneksel işleyiş tarzı

 

PKK'nin geleneksel işleyiş tarzı şöyleydir: Nerdeyse peygamber olarak kabul edilen ''önderlik'', hayatın her alanını tahlil eder, her alan için fikirler, satrateji ve taktikler üretir. Tüm örgüt yapısı için ''önderliğin'' bu belirlemeleri ve kararları tartışılmaz ve mutlak doğru bir niteliğe sahiptirler. Kadrolara, militanlara ve taraftarlara düşen tek görev; bu fikirleri, belirlemeleri ve kararları kavaramak ve itirazsız uygulamaktır. İtiraz etmek, çoğunlukla ölümle sonuçlanan bir süreci başlatmak demekti. Bu işleyiş tarzında, tabanın ve halkın, hatta bir bütün olarak örgütün; ''önderliği'' etkileme olanağı sıfıra yakındır. Üstelik ''önderliğin'' örgütten, kitlelerden ve tabandan öğrenme, onlardan etkilenme gibi bir anlayışı yoktur. ''Önderlik'', şaşmaz ve mutlak doğru kararlar alan bir mantığa ve tamamlanmış, kuşatıcı bir bilgi ve deneyim birikimine sahiptir. Doğal olarak, böylesi bir varlığın, fani varlıklardan öğreneceği bir şey yoktur.

 

Öcalan'a göre, kendi başlattığı mücadeleden önce; Kürt halkı, ''devlet tarafından düşürülmüş, ulusal bilince sahip olmayan, sefil'' bir topluluktu. O, ''yüce'' bir ruh ve iradeyle Kürtlerin bu ''sefil'' durumunu görmüş ve onları kurtarmaya karar vermişir. Gerçi onları kurtaramamıştır ama, onalara onurlu ve savaşçı bir kişilik kazandırmıştır. O önce kendisini yeniden ve ''üstün'' bir varlık olarak yaratmıştır, sonradan Kürtleri yeniden ve hiçlikten var etmiştir. Ayrıca, Kürtler kurtulamamışsa; bu, ''öndeliğin'' suçu değildir, ''önderlik üstün bir gayretle ve fedakarca'' çalışmış, fikirler üretmiş, ancak Kürtler onu yeterince anlamamış ve onun verdiği görevleri yerine getirememişlerdir. Yani suç varsa, bu suç yine ''düşürülmüş'' Kürtlere aittir.

 

Öcalan'ın, -benzer durumdaki kişilerde görüldüğü gibi- bir diriliş mitolojisi ve şef kültü oluşturmaya çalıştığı açıkça görülmektedir. Günümüzde, Erdoğan da benzer bir mitoloji ve kült oluşturmaya çalışmaktadır. Erdoğan, bu mitolojiyi etkili kılmak için, toplumda bir ''nereden nereye'' algısı oluşturma çabasıyla, önceki dönemleri özellikle ekonomi ve teknoloji alanlarında ''taş devri'' düzeyine indirmeye çalışmaktadır. Çünkü, önceki dönemler ne kadar geri gösterilirse, şimdiki dönemin ilerleme düzeyi o kadar büyük olarak algılanacaktır. Fakat, Erdoğan gibi Öcalan'ın da geçmiş ve bugünkü dönemle ilgili söyledikleri doğru değildir. Evet, eski Türkiye çok ileri değildi. Ancak durum Erdoğan'ın oluşturmak istediği algı düzeyinde de değildi. Keza, Öcalan adeta ''sıfır noktasında'' gösterse de, PKK'nın kurulduğu ve silahlı mücadele başlattığı dönemde; güçlü bir Kürt ulusal bilinci ve örgütlülüğü vardı. 1980 öncesinde Diyarbakır ve Ağrı belediye başkanlıklarının Kürt siyasi örgütlerinin gösterdiği adaylar tarafından kazanıldığını hatırlatırsak, ulusal hareketin o dönemdeki gelişme düzeyini yeterince anlatmış oluruz. 1980 öncesinde, Kürt ulusal hareketinin, daha sol-sosyalist bir niteliğe sahip olduğunu da belirtelim. Kısacası, iddia edildiği gibi, Kürt ulusal hareketi sıfır noktasında, kutsal bir gücün sihirli dokunuşuyla birden var edilmemiştir.

 

PKK'yi diğer Kürt hareketlerinden farklı kılan özellik, siyasi mücadeleyi silahlı mücadeleyele birleştirmesi olmuştur. Bu durum elbette Kuzey Kürdistan'da gelişen ulusal kurtuluş mücadelesini bir üst aşamaya taşımıştır. 1980 öncesinde Kuzey Kürdistan'da kitleselleşmiş olan DDKD ve TKSP gibi örgütler, reformist bir niteliğe sahiptiler. Bu hareketler, örgütsel yapılarını ve mücadele anlayışlarını yeni aşamanın ihtiyaçları doğrultusunda geliştiremediler ve büyük ölçüde tasfiye oldular. Devrimci-sosyalist yapılar ise, yeterli örgütsel ve kitlesel temel sahip olmadıkları için, sürecin ihtiyaçlarına cevap veremediler. Dünya sosyalist hareketinin yaşadığı yenilgi, PKK'nın Kuzey Kürdisan'a tek başına hakim olma anlayışıyla diğer hareketlere karşı giriştiği şiddete dayalı tasfiye hareketleri de, sözkonusu örgütlerin erimesinde önemli bir rol oynamıştır. Diğer hareketlerin geri çekilmesiyle sahada tek güç olarak kalan PKK, Kürt ulusal hareketinin yüz yılık birikiminden de yararlanarak yükselmiştir. Belki devlete karşı askeri alanda kalıcı bir zafer elde edilmemiştir ancak, hem önceki dönemle hem de diğer örgütlere kıyaslandığında ortada, PKK ve Öcalan açısından bir başarı öyküsü vardır. Kuzey Kürdistan tarihinde hiç görülmemiş ölçekte bir siyasi, askeri ve örgütsel güç oluşturulmuştur. Üstelik kabul etmeliyiz ki, sürekli ve direngen bir mücadele çizgisi geliştirilmiştir. Bütün bunlar Kuzeyli Kürtler için olağanüstü sayılabilecek gelişmelerdi. Bu ''olağanüstü'' durum, PKK ve onun yaratıcısı olarak kabul edilen Öcalan'a ''doğa üstü'' özellikler atfedilemsi ve bir diriliş mitolojisi ve şef kültünün üretilmesi için gerekli maddi zemini oluşturmuştur. Objektif ve subjektif şartların birleşmesiyle oluşan bu atmosfer, PKK kitlesinde ''Öcalan ve PKK olmasaydı Kuzey Kürdistan'da hiç ulusal kurtuluş alanında bir gelişme yaşanmazdı ve kimse bir şey yapamazdı'' gibi bir kanının oluşmasını sağlıyor. İşin doğrusu, PKK olmasaydı ve silahlı mücadele başlatmasaydı da, düzeyi ve biçimi ne olursa olsun; Kuzey Kürdistan'da bir ulusal hareket gelişecekti. PKK tek seçenek, tek yol değildi, sadece, seçenek ve yollardan bir tanesiydi.

 

Öcalan sadece kendisinden öncesini değil, kendisinden sonrasını da tufan olarak ilan etmiştir. PKK kitlesinde hakim olan kanı şudur: ''Öcalan ve PKK olmazsa, Kürt ulusu tüm kazanımlarını kaybeder ve bir daha bir Kürt ulusal hareketi gelişmez.'' Hatta bu çevrede ''Öcalansız yaşam olmaz'' sloganı sık sık atılmaktadır. Aslında bu savunun karşılığı olan denklem basitçe şöyledir: Öcalan eşittir PKK eşittir Kürt ulusu. Bir ulusun varlığını bir partinin ve daha da ileri götürek bir kişinin varlığına bağlamak, toplumsal gerçekliğe aykırıdır. Aynı ölçüde de tehlikelidir. PKK'dan önce de bir Kürt ulusal hareketi vardı, -bugün öylesi bir durum yok ama en kötü ihtimali düşünürsek- sonrasında da olacaktır. Çünkü bu hareketleri doğuran güç, Kürt ulusunun sosyolojik varlığı ve ihityaçlarıdır. Bu sosyal temel var oldukça, Kürt ulusal hareketi de var olcaktır. Bu objektif bir gerçekliktir.

 

 

1980 öncesinde siyasal mücadeleye dayalı olarak gelişen Kürt ulusal hareketi ve Kürt halkının ulusal bilinç düzeyi ile günümüzdeki düzey kıyaslandığında elbette bir ilerleme vardır. Ancak değerlendirmeyi bu çerçeve ile sınırlamak devrimci değil tutucu bir yaklaşımdır. Çünkü Kürt halkının içinde yaşadığı şartlar göreceli bir ilerlemeyi değil, devrimci bir sıçramayı zorunlu kılıyor. Günümüz koşullarında bu sıçramanın, Türk ve Kürt halkının birleşik demokratik devrimiyle gerçekleştirilmesi daha gerçekçi ve olanaklı gözüküyor. Kürt halkının sömürgeci boyunduruktan, soykırım tehlikesinden kurtulması için, bu sıçrama tarihsel ve sosyal bir zorunluluktur. Evet, Kürt ulusal hareketi ulusal yapıyı kararlı hale getirmiş, ulusal bilinci pekiştirmiş ve kitlesel ve örgütlü bir siyasal güç oluşturmuştur ancak, istenilen sıçramayı yapamamıştır. O halde ulusal hareket ve ''önderlik'' sadece yapabildikleri ile değil; aynı zamanda yapamadıklarıyla da değerlendirilmelidir. Başarılanların tüm getirisini sahiplenmek ancak başarılamayanların sorumluluğunu objektif şartlara ve kötü niyetli kişilere yıkmak, iyi bir kaçış yoludur, ancak sorunu çözmez. Bu değerlendirme sadece PKK ve Öcalan için değil, tüm Kürdistan toplumu ve diğer siyasal hareketleri için de geçerlidir. Suçu sadece PKK ve Öcalan'a yıkıp temize çıkmak sadece kendini kandırmaktır. Sorun ulusal-toplumsal bir sorundur. Bu ulus-toplum, yüz yıllık bir mücadeleye rağmen neden bu utanç verici boyunduruktan ve soykırım tehlikesinden kurtulamamıştır? Bu sorun gerçekçi ve bütünlüklü bir biçimde sorgulanmadan, sorundan kutuluş da mümkün olmayacaktır.

 

Öcalan'ın ''üçüncü yolu'' nereye çıkar?

 

HDP, Kürt siyasal hareketinin yukarıda izah ettiğimiz bu geleneksel işleyişini; Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ öncülüğünde büyük ölçüde aştı. Bu ilerlemeyi, sadece Demirtaş ve Yüksekdağın'ın eseri olarak görmek; en başta Kürt halkı olmak üzere, emek veren diğer kesimlere haksızlık yapmak anlamına gelir. Denilebilir ki, Demirtaş ve Yüksekdağın'ın kişilikleri, yetenekleri ve birikimleri, Kürt muhalefetinin ihtiyaç duyduğu değişim ve ilerleme ihtiyacına tam olarak denk düşmüştür. İlerlemede bu denkliğin büyük bir önemi vardır. HDP Eşbaşkanları, ''kutsal buyurucu önderliğin'' aksine, halktan birileriydi ve halkın arasında, halkla birlikte mücadele eden, halkın sorunlarını dinleyerek, taleplerini hayata geçirmek için çalışan siyasetçilerdi. Onlar mücadele ederken çok şey öğrendiler, denyim kazandılar, kendilerini geliştirdiler. Göreve geldikleri zamanki Demirtaş ve Yüksekdağ ile bugünkü Demirtaş ve Yüksekdağ arasında çok büyük bir fark vardır. Eşbaşkanların yapısında görülen gelişmeyi, ilerlemeyi benzer şekilde HDP'nin yapısında görmek şaşırtıcı değildir. Bu durum bize şu gerçekliği anlatıyor: Eşbaşkanlar ve HDP yöneticileri, kitlelerle demokratik bir etkileşim içindeydidiler. Hem halkı dinlediler ve halktan öğrendiler hem de, kendi birkimleriyle ve örgütlü mücadeleleriyle halkı daha ileri noktaya taşımak için mücadele ettiler. Öncü ile halkın diyalektik birliğini anlatıyor bu durum bize.

 

HDP'nin görece demokratik işleyişi ve halkın iradesini, insiyatifini ve taleplerini önemseyen katılımcı yaklaşımı, kadro ve üyleriyle birlikte; halkın insiyatifini ve siyasete katılımını güçlendirmiştir. Katliamlara ve iktidarın her türlü provokasyonuna rağmen, 7 Haziran ve 1 Kasım 2015 seçimlerine ve seçim faaliyetlerine katılımda görülen kararlılık ve coşkunun kaynağı burada aranmalıdır.

 

HDP'nin bu tarzının, Öcalan'ın örgüt ve önderlik anlayışıyla uyuşmadığı açıktır. Öcalan'ın bu çelişkiyi fark etmemesi mümkün değildir. Rahatsızlığı ve müdahaleleri kamuouyuna yansısın ya da yansımasın, Öcalan'ın, bu yapı üzerinde kendi anlayışını ve tarzını hakim kılmak için müdahalelerde bulunduğunu kabul edebiliriz.

 

Öcalan'ın kamuoyuna yansıyan son ''üçüncü ayak, üçüncü yol'' stratejisi müdahalenin niteliği hakkında bize açık bir fikir veriyor. Doğrusu bu strateji yeni değildir. Öcalan uzun bir süredir bu starejiyi hayata geçirmeye, HDP ve tüm Kürt siyasal hareketini bu startejinin çizdiği rotaya çekmeye çalışıyor. Sure tefsircilerinin yorumlarının ötesinden Öcalan'ın son açıklamalarına bakarsak, Öcalan'ın; uzun bir zamandır tutturduğu AKP iktidarıyla uzlaşma çizgisini sürdürdüğünü görüyoruz.

 

Stratejisini şöyle açıklıyor Öcalan:

 

''Türkiye’de iki ayaklı bir masa var. Sizin oluşumlarınızın içerisinde sol hareketler de var. Ağırlıklı olarak Kürtler var. Diğer halklar da var. Siz de bir ayak olmak zorundasınız. Orada güç olacaksınız. Masa üç ayaklı olursa düşmez. İki ayaklı masayı, sistem onu ne kadar korumaya çalışırsa da o sürekli yıkılmaya mahkumdur. Bunun için bizim oluşumumuz Kürtler, üçüncü ayaktır.''

 

Açıktır ki, Öcalan; Türkiye'deki kurulu rejimin değiştirilmesinden değil, korunmasından bahsediyor. Ve yine açıkça, HDP'ye, rejimle bütünleşmesi ve rejimi korunması gerektiğini söylüyor. Elbette Öcalan'ın zihninde, bu rolün kaşılığı olacak bazı ''kazanımlar'' da şekillenmiştir.

 

Öcalan, Türkiye'nin siyasal durumunu nasıl okuyor? Bu konuda çok geniş bir açıklaması yok. Ancak, 21 yıl boyunca izlediği çizgi, 31 Mart 2019 yerel seçimlerindeki tutumu ve HDP'li bir kesimin açıklamalarından ne düşündüğünü anlayabiliyoruz. Anlaşıldığı kadarıyla Öcalan, AKP -MHP rejimini, anayasayı, hukuku askıya alan, parlamentoyu devre dışı bırakan, yargı ve polisi siyasallaştırıp muhalefete karşı bir terör mekanizmasına dönüştüren, ülke kaynaklarını yeni tekelci İslamcı sermayeye peşkeş çeken, düşünce-ifade ve örgütlenme özgürlüğünü büyük ölçüde ortadan kaldıran, dışarıda emperyalist emellerle işgal savaşları yürüten, Kürt ulusuna karşı soykırım politikaları uygulayan faşist bir rejim olarak görmüyor. Onun için, AKP ve MHP'nin diğer düzen partilerinden ve bugünkü rejimin de önceki rejimden bir farkı yoktur. Bu nednele o, burjuva muhalefet partileri ile iktidardaki faşist partiler arasında bir fark görmüyor. Hatta bir tercih ve işbirliği yapılması gerekiyorsa, daha güçlü konumda olmaları nedeniyle, iktidar partilerini seçiyor.

 

Böylesi bir siyasi durum okuması elbette doğru değildir. AKP-MHP rejimi, eski rejimin asgari demokratik kazanımlarını bile ortadan kaldırmıştır. Bu gerçekliği hayatın her alanında, özellikle de, yargı ve parlamento işleyişinde ve polis uygulamalarında görüyoruz. Burjuva muhalefet partilerinin bu noktada faşist rejime karşı muhalefet yürüttükleri açıktır. Onlar, göreceli de olsa burjuva demokratik bir düzenin kurulmasından yanadırlar. İktidar partileriyle burjuva muhalefet partileri arasında bir söylem çatışması gibi gözüken mücadelenin arka planında sınıfsal çelişkiler yer almaktadır. Yeni rejimin kayırmacı politikaları sayesinde plazlanmış olan İslamcı tekelci burjuvazi ile eski rejimin Batıcı ve laikliği benimseyen egemen sınıfları arasında ciddi bir çelişki vardır. Muhalefet partileri, özellikle bu kesimleri ve yeni rejimin ekonomik-siyasal uygulamalarından zarar gören diğer sınıfları temsil etmektedirler. Elbette onlar da yine bir burjuva rejimi kurmak istiyorlar, ancak faşizm ile burjuva demokratik devlet biçimi arasında göz ardı edilmeycek derecede büyük bir fark vardır.

 

Bu anlamda, faşizm koşullarında, Öcalan'ın ''üçüncü ayak, üçüncü yol'' stratejisi, halk açısından yanlış bir temele dayanmaktadır. Bugün halkın ihtiyacı olan starateji, tüm demokratik güçleri ortak bir cephede birleştireren (en azından anti-faşist güçler arasında, ortak vuracak şekilde bir ittifak geliştiren) ve faşizmi yıkmayı hedefleyen bir stratejidir.

 

Genel anlamda devrimci güçler toplumda temel olarak iki cephe (Öcalan'ın deyimiyle iki yol) kabul ederler: İktidardaki sermaye sınıflarının cephesi /yolu ve halkın yani işçilerin, diğer emekçilerin ve yoksulların cephesi ve yolu. Arada duran güçler elbette olabilir, ancak temel ve nihayi anlamda iki cephe iki yol bulunur. Faşizm konjonktüründe cephelerin bileşimi özgün bir biçim kazanır. Olağanüstü dönmlerde, halk güçleri, faşizimin yıkılması ve demokratik bir düzenin kurulması hedefiyle, toplumun tüm anti-faşist kesimleriyle dolayısıyla burjuvazinin demokrat kesimleriyle geniş bir demokratik cephe oluştururlar. Çünkü sosyalistler bilirler ki, faşizm yenilmeden ne demokrasi kazanılabilir ne de sosyalist bir toplum kurulabilir. 1936 yılında Fransa'da faşist bloka karşı, sosyalistler, komünistler ve burjuva demokratları tarafından kurulan ve faşizmin yükselişini durduran Halk Cephesi, tür bir cephenin tarihteki en güçlü örneklerinden birisidir. Devrimci/sosyalist güçler her durumda, elbette bu geniş cephe içinde de, örgütsel ve ideolojik bağımsızlıklarını korurlar. Ancak siyasal ve pratik anlamda iki cepheden söz edilebilir: Demokrasi cephesi ve faşizmin cephesi.

 

Kısacası; Öcalan'ın ''üçüncü ayak'' önersi açıkça yıkılmakla yüz yüze gelmiş AKP-MHP faşist rejimine sunulmuş bir kurtarma ve pazarlık teklifidir. Halbuki; halk muhalefetinin hedefi, rejimin kurulu masasını ayakta tutmak değil, devirmek ve yeni bir düzen kurmaktır. Elbette Öcalan bu önerisini ''Kürtlere bir statü sağlama ve iktidar-muhalefet gerilimi içinde yıkımakla yüz yüze gelmiş toplumu kurtarmak'' amacıyla sunduğunu açıklıyor. Yakalandığında da, Kürtleri ''demokratik cumhuriyetle kucaklaşama''ya çağırmıştı. Doğrusu Kürtler bir demokratik cumhuriyet bulsalardı, onunla kucaklaşacaklardı. Ancak, ortada bir demokratik cumhuriyet yoktu. Ortada bir demokratik cumhuriyet olmadığını ve daha uzun bir süre böylesi bir cumhuriyetin olmayacağını Öcalan'ın kendisi de iyi biliyordu. Ancak o, niteliği ne olusa olsun, devletle uzlaşmaktan yanaydı. Bu durumda, Kürtlere gelin Türk devletiyle kucaklaşın diyemezdi, bu çok ''kaba'' bir söylem olurdu. ''Üçüncü yol'' söylemi de, günümüzde benzer bir işleve sahiptir. Direk olarak, ''Bazı kazanımlar karşılığında AKP-MHP rejimiyle ittifak yapılabilir, Erdoğan başkanlık seçiminde desteklenebilir'' diyemiyor Öcalan. Çünkü rejimin faşist niteliği hergün her uygulamada kendisini açığa vuruyor. Böylesi bir rejime ''ayak olmak'' kitleler nezdinde büyük bir tepki çeker. Öcalan bu engeli aşmak için; önce, nitelik olarak iktidar bloku ile muhalefet blokunu aynı düzeye çekiyor. Böylece ''CHP'yi adayını destekliyorsan, AKP-MHP adayını da destekleyebilirsin'' düşüncesi için uygun ortam oluşturuyor. İktidar ile muhalefet bloklarının nitelik olarak özdeş olduğu bir oratamda ''kim daha fazla verirse onu destekle'' önerisini getirmek, elbette çok ''makul ve kârlı'' gözükecektir.

 

Aslında Öcalan, uzun bir zamandır, Kürt muhalefetini, diğer muhalefet partileriyle bir demokrasi bloku kurmak yerine, iktidarla muhalefet arasındaki çelişkiden yararlanma hedefiyle, ''tarafsızlık'' konumuna çekmeye çalışıyor. Tırnak içinde tarafsızlık diyoruz çünkü, Öcalan'ın bugünkü koşullarda burjuva muhalefet partilerinden bir beklentisi olduğunu söyleyemeyiz. Fakat Öcalan'ın iktidardan beklentileri olacaktır. Dolayısıyla Öcalan'ın için mantıklı olan, bu beklentilerin karşılanması karşılığında iktidar bolkunu desteklemektir. O, 31 Mart yerel seçimlerinde böylesi bir yaklaşım gösterdi. Elbette ''gidin AKP adayına oy verin'' demedi. Ancak ''taraf olmayın'' derken, ''muhalefetin adıyana oy vermeyin'' demiş oldu. Çünkü, HDP kitlesinin muhalefet adayına oy vereceği belliydi.

 

Öcalan'ın, erkene alınması beklenen cumhurbaşkanlığı ve meclis seçimlerinde benzer bir tutum takınması büyük bir olasılıktır. HDP belki bu çizgiye gelir, ancak Kürt halkının bu çizgiye çekilmesi oldukça zordur. Bununla birlikte, HDP seçmeninde görülebilecek en küçük bir dalgalanma bile, Erdoğan'ın yeniden seçilmesini sağlayabilir. Şu soru üzerinde de önemle düşünülmelidir: AKP-MHP bloku, kendisi için uygun şartları oluşturduğunda baskın bir seçime gitmeyi elbette isteyecektir. Ancak böylesi şartları oluşturamazsa ve seçime dayalı olarak iktidarının meşruyetini sağlayamayacağını anlarsa; üstelik giderek yönetemez duruma gelip halk muhalefetini bastırmakta zorlanırsa ne olacaktır? Bugünlerde basında pervasızvca dile getirilen iç savaş hazırlıkları bu konuda bize bir fikir verebilir. Ayrıca, Suriye ve Libya'da beslenen cihatcı ordu, sadece dış politikaya yönelik bir güç müdür? Her durumda, Kürt siyasal hareketinin kararsızlık göstermesi ve satratejik bir sapma yapması çok büyük kayıplara yol açacaktır.

 

Öcalan'ın iktidar nezdindeki girişimlerini; muhalefete nefes aldırmaya yönelik taktik adımlar olarak değerlendirenler de vardır. Öcalan devlete sık sık kendisinin ''barış'' konusunda ne kadar ciddi ve samimi olduğunu anlatır. Ama sanırız bunu daha çok muhalefete anlatması gerekiyor. Öcalan devletle ilşkilerinde son derece satratejik davranıyor. O elbette ''barış'' konusunda samimi ve ciddir. Ancak bu ''barış'' bizim bildiğimiz barış değildir. Öcalan, devletin niteliği ne olursa olsun ve Kürt sorunu çözülsün ya da çözülmesin, PKK'nin artık silah bırakmasından yanadır. Bunun karşılığında beklediği tek şey, kendisine ve örgütüne düzen içinde yaşayacak ve siyasal çalışma yürütecek düzeyde bir alan açılmasıdır. Öcalan yirmi yıldır bu stratejiden bir milim bile şaşmadı.

 

Sonuç: Öcalan'ın zihniyetinin ve örgüt anlayışının çağımızda yeri olmadığını söyleyemeyiz. Hayır, bu çizgi çağımızda kendisine fazlasıyla yer bulmaktadır. Bu çizgi ve örgüt anlayışı, hakim sınıfların iktidar alanlarında kendisine yer bulmakta ve uygulandığında, halkın eşitlik ve özgürlük talebinin bastırılması suretiyle, sermaye sınıflarının iktidarlarının ömrünü uzatmaktadır. Fakat bu çizgi ve anlayış, devrimci-demokratik halk hareketleri içinde hakim olursa, bu hareketlerin düzenle benzeşmelerine, giderek düzenle bütüleşmelerine ve dolayısıyla çürümelerine neden olur.

 

PKK ve legal Kürt siyasal hareketinin Kürdistan'daki etnik-dinsel gruplara ve diğer muhalif hareketlere yaklaşımı ve bu gurup ve hareketler karşısındaki tutumu konusunu gelecek yazıda ele alacağız.