Salı, Kasım 13, 2018

Platzhalter roof5

 

Arama-2

Langfristige Artikel

Box Link

Events

 PANO

 

 

 

 Zonema de Domane ma

 

   
   
   
   

  

Dersimzaza.com'dan kısa bir açıklama

Facebook'ta sitemizin ismi ile benzerlik taşıyan bazı sayfalar görülmektedir. Bu sayfaların sitemizle hiç bir ilgisi yoktur. Sitemizin www.dersimzaza.com adresi dışında internet üzerinde herhangi bir hesabı ya da sayfası bulunmamaktadır.

Kamuoyunun dikkatine sunulur.

Dersimzaza.com

 


 

Onların çoğu öldürüldü, sağ kalanlar da ölülerinin peşinden gitti

Onların çoğu öldürüldü, sağ kalanlar da ölülerinin peşinden gitti

 

Ahmet Aydın  / 24. 04. 2015

Ermenilerin Medz Yeğern, „Büyük Felaket“ dedikleri 1915 Soykırımı'nın üzerinden 100 yıl, yani tam bir asır geçti.

‘Büyük Felaket’, herkesin zaman zaman gündelik yaşamında kullanabileceği bir ifade. Bu ifadeyi Ermeni insanından duyduğumuzda, bizim için bu, sıradan bir kavramın gündelik kullanımından öte bir anlam ifade etmeyebilir. Ancak, Ermeni insanı için bu kavram, yaşanılan iç dünyanın tanımlanması gibi bir içerik taşıyor. Ve bir insanın iç dünyası aslında dış dünyadan daha büyüktür.

Ermeni insanı, dış dünyada yaşayıp iç dünyasına taşıdığı bu ‘Büyük Felaket’i, yani yaşadığı sarsıntı ve acının büyüklüğünü bize başka nasıl, başka hangi kavramlarla anlatabilir ki?

Pablo Neruda'nın dediği gibi;

Acılardan daha büyük bir yer yoktur
bir tek evren var, o da kanayan bir evren

Bu ‘Büyük Felaket'ten bir asır sonra Ermeni Halkı, belki de son gücünü toplayarak; dünyaya, ’’Acım hala taze! Yaralarım hala kanıyor, hala iyileşmedi!’’ diye haykırmaya çalışıyor. Sözleri ve gözeleri ile bize acılarını anlatamayınca, geçen zamanın nicelik büyüklüğüne sığınıyor: ‘’Bakın acım öylesine büyük ki, bir asır geçti ama hala dinmedi.’’ Demek istiyor.

Peki, bir asır geçmesine rağmen bu çığlığın duyulmamasının ve Ermeni insanının yaralarının sarılmamasının nedeni nedir?

Farkındalığı öldüren gündelik sıradanlık ya da giderek her şeye alışan bayağılık karşısında, yaşadığı felaketi kabul ettirmeye ve acısını paylaşarak ruhunu kurtarmaya çalışan bir halk, işte budur Ermeni Halkı'nın 100 yıllık trajedisi.

Bundan 100 yıl önce Anadolu topraklarında nüfusu 2 milyona yakın bir halk yaşıyordu. Emeğiyle ve kültürüyle bu toprakları zenginleştiren bu halk, bugün yok. İşte gerçek bu. Anadolu’da bu halktan geriye kalan bir avuç insan kıyıda köşede saklanarak hayata tutunmuş. Onların da çoğu kimliğini saklamış ya da bitmek tükenmek bilmez bir nefret söylemi ve ötekileştirme histerisi karşısında susarak var olmaya çalışmış.

Bu bir avuç insan; mahalleliye görünmeden, parmak uçlarına basarak sessiz ve ürkek adımlarla sokaklarda yürümekten yeni yeni kurtulmaya başladı. O da ancak Hrant Dink'in katledilmesinden sonra, hümanist kesimlerin seslerini yükseltip „Hepimiz Ermeni’yiz.“ demesiyle mümkün olabildi.

Tehcir yolculuğundan kurtulanlar ve onların çocukları için ise, soykırım sonrası; zamansız bir boşluk gibi. Onlar hep bu boşlukta ölülerini aramış, onların izlerini sürmüş.

Tehcirden kurtulan bir ailenin çocuğu olan Ermeni fotoğraf sanatçısı Antoine Agoudjian 27 yıl boyunca, „Ermenilerin yaşadığı, ölüme yollandığı, yeniden bir hayat kurmaya çalıştıkları tüm bölgeleri“ gezmiş. Agoudjian. „..fotoğraflar, Soykırımdan bana kalan bir miras. Bana ailemin aktardığı hafızanın izini 27 yıl boyunca sürdüm.” Derken diaspora Ermenilerinin o çaresiz arayışını ifade ediyor aslında.

Ermeni Halkı’nın bu yarası sarılabilir mi, acıları dindirilebilir mi?

Bu yaralar ne kadar sarılırsa sarılsın, Ermeni insanın ruhunda derin izler kalacaktır hep. Ancak, yine de acıyı dindirmek ve sürgünde üşüyen ruhlara güneşin sıcaklığını taşımak mümkün.

Çözüm yolunda, devleti yüzleşmeye zorlamak gerekli, ancak insan insana yüzleşmek ve birbirine karışmak daha önemli.

Antoine Agoudjian yarasının merhemini derviş gibi arayarak bulmuş gibi: “Türkiye’ye ilk geldiğimde, dedelerimin algısına sahiptim. Onların da Türklere ve buraya dair hafızalarındaki son sahne, zulmedenlerin, katledenlerin yüzüydü. İlk yıllarda, Hrant Dink ve Sarkis Seropyan, bana attığım her adımda yardımcı oldular. Sonra, yolda bana Türkler ve Kürtler de eşlik etti.”

Bu yoldan gidilerek buluşabilir mi yine Anadolu insani kendisi ile? Ve bu topraklarda insanlar göz göze bakıp gülümseyebilir mi gözleri ile birbirilerine?

Antoine Agoudjian'ın bu sorulara cevabu şudur: “Munzur’un suyu, hem Aleviler, hem de Ermeniler için kutsal. Bu suyu Ermeniler Anahid’le, Aleviler Ana Fatma’yla özdeşleştiriyor. Gelecek belirsiz, ancak su varsa hayat devam ediyor ve umut var demektir.”

Ermeni Halkı’nın asırlık acısını paylaşıyoruz ve 1915 Ermeni Soykırım’ı kurbanlarını saygı ile anıyoruz.

Leave your comments

0
terms and condition.
  • No comments found