Cuma, Temmuz 21, 2017

Platzhalter roof5

 

Arama-2

Langfristige Artikel

Box Link

Events

Pano

 

 

   
   
   
   

  

Dersimzaza.com'dan kısa bir açıklama

Facebook'ta sitemizin ismi ile benzerlik taşıyan bazı sayfalar görülmektedir. Bu sayfaların sitemizle hiç bir ilgisi yoktur. Sitemizin www.dersimzaza.com adresi dışında internet üzerinde herhangi bir hesabı ya da sayfası bulunmamaktadır.

Kamuoyunun dikkatine sunulur.

Dersimzaza.com

 


 

Bir yönetim biçimi olarak ablukalar ve Kürdistan’ın statüsü

 

Bir yönetim biçimi olarak ablukalar ve Kürdistan’ın statüsü


SERHAT ARSLAN/HAKAN SANDAL /Özgür Politika / 2 Ocak 2015

 

Devlet şiddetinin son dönemdeki meşruiyet zemini hâline gelen ablukalar bu meşruiyeti nasıl bir yönetim tarihinden almaktadır? Kürdistan’ın statüsü(zlüğü) bu mesele ile nasıl bir ilişki hâlindedir?

13 Aralık 2015 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın gönderdiği kısa mesaj üzerine yaklaşık 3000 öğretmen Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçelerini terk etmiş(1) ve bu durum, sokağa çıkma yasaklarına/ablukalara yeni bir anlam katmıştır. Devlet, Kürdistan’ın bu ilçelerinde “ideolojik aygıtı” olan okulları boşaltmış, varlığını çıplak şiddete dayandırmıştır. Her ne kadar ideolojik ve zor aygıtların iç içe geçmiş, birbiriyle ilişkili şekilde değerlendirilmesi gerekse de çıplak şiddet ile varoluşun devletin Kürdistan tahayyülünü bir kez daha ifşa ettiği söylenebilir. Bu durumda ablukalar bir tür “işgale” gönderme yaparken yasadan soyutlanan yasa gücünün çerçevesini de görünür kılmıştır.

Olağanüstü hâlin pratik karşılıklarından olan ablukalar ile egemenlik arasındaki bağ, devletin Kürdistan’daki yönetim anlayışına dair önemli ipuçları içermektedir. Nitekim Carl Schmitt, Siyasal İlahiyat kitabının ilk cümlesinde “Egemen, olağanüstü hâle karar verendir”(2) diyerek bu ilişkiye dikkat çeker. İtalyan filozof Giorgio Agamben de aynı tartışma üzerinden olağanüstü hâli, yasadan soyutlanmış bir yasa gücünün bulunduğu kuralsız bir alan olarak tanımlar.(3) Aynı tartışmanın Kürdistan üzerinden kolayca okunabilecek Walter Benjamin yorumu ise olağanüstü hâlin ezilenler için istisna değil kural hâline geldiği yönündedir.(4) 

Yukarıdaki kısa teorik giriş ile birlikte aşağıdaki soruları düşünmek yaşanılan dönemin anlaşılması için oldukça önemli görünmektedir. Kürdistan’daki ablukalar, bir anlamda kural hâline gelmiş olağanüstü hâl, tarihsel bağlam içinde nasıl okunabilir? Devlet şiddetinin son dönemdeki meşruiyet zemini hâline gelen ablukalar bu meşruiyeti nasıl bir yönetim tarihinden almaktadır? Kürdistan’ın statüsü(zlüğü) bu mesele ile nasıl bir ilişki hâlindedir? Osmanlı İmparatorluğu’ndan günümüze Kürdistan’ın “özel” durumu, bugüne neler taşımıştır? Belirtilen sorular bu yazıda belli dönemler merkeze alınarak tarihselleştirilecek, bu dönemlerin birbiriyle ve bugün ile ilişkisi kısaca ele alınmaya çalışılacaktır.  

 

I. “Kürdistan’ın yeniden fethi”: Özel ve bağımsız bir idareye tabi tutulmak 

1514’te Osmanlı ve Safevi devletleri arasında yapılan Çaldıran Savaşı’ndan sonra, Kürdistan coğrafyasının önemli bir kısmı Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğine girmiştir. Kürdistan’ın Osmanlı’nın egemenliğine girmesinde kendisi de Kürt olan İdris-i Bitlisi’nin çalışmaları etkili olmuştur. Yirmi beş Kürt beyinin Osmanlı hâkimiyetini kabul etmesiyle, İdris-i Bitlisi Kürdistan’da Osmanlı idari yapısını kurmakla görevlendirilir:

“Bu idari yapıyı kurmakla görevlendirilen İdris Bitlisi, Kürdistan’ın eski yönetici ailelerini önemli mevkilere getirdi. Böylece bu ailelerin politik durumu sağlamlaşmış ve güçlenmiş oluyordu. Ulaşılması çok güç olan bazı yöreler, tamamıyla özerk bırakıldı; yöneticilerine, resmen atandıklarına (daha doğrusu tanındıklarına) ilişkin bir belge gönderiliyor ama kimin yönetici olacağına devlet aslında karışmıyordu. Bu mevkiler miras yoluyla geçmekteydi ve asıl yöneticinin seçimi her seferinde yöre halkına bırakılıyordu. Kürt hükümeti denilen bu özerk yöreler, merkezî hazineye vergi vermek ya da sipahi ordusunda askerî hizmet görmek zorunda değildi; toprakları da tımar veya zeamet haline getirilemiyordu.”(5)

Görüleceği üzere Kürt hükümetleri fiili bağımsızlığa varan bir özerkliğe sahip olup Osmanlı idari sisteminin dışında tutulmuştur. Ancak Kürdistan’ın önemli bir bölümünün Osmanlı egemenliği altındaki bu durumu 19. yüzyıldaki merkezileşme politikalarıyla bozulmaya başlamıştır. Bu dönemde Kürdistan’da, girişilen bu merkezileşme çabasıyla Kürtlerin yerel hâkimiyetlerine son verilmeye çalışılmış, bu durum Kürtlerin neredeyse yüzyıla yayılan isyanlarıyla karşılık bulmuştur. Bu isyanların en büyüklerinden biri olan Mîr Bedirxan İsyanı (1842-1847) ise dönemini oldukça etkilemiştir. Mîr Bedirxan’ın 1847’de teslim olmasıyla son bulan isyan, Osmanlı İmparatorluğu’nun resmi gazetesinde (Takvîm-i Vekayi, sayı 345) Kürdistan’ın “yeniden fethi” olarak ilan edilmiştir ve bu dönemdeki tartışmaların sonrasında “Kürdistan havalisinde emniyet ve asayişin temini, düzenin kurulması için burası özel ve bağımsız bir idareye tabi tutularak başına dirayetli, bilgili bir zatın getirilmesi” önerilmektedir.(6) Ayrıca, Mîr Bedirxan İsyanı’nın bastırılması ve yeniden fethedildiği söylenerek merkezi iktidara bağlanan Kürdistan eyaletinin, bugün ablukaya alınan yerler ile örtüşmesi ve tıpkı bugün olduğu gibi 1850’lerde de buranın kendine has statüsüzlüğünden kaynaklı özel ve bağımsız bir idareye tabi tutulması dikkat çekicidir.

 

II. İdare-i Örfiye (Sıkıyönetim) ve Müstemleke (Sömürge) yönetimi

Osmanlı’nın 19. yüzyıldaki merkezileşme politikalarıyla gittikçe “sorun” hâline gelen Kürtler, Cumhuriyet ile birlikte de kendini Türk olarak tanımlayan(7) yeni devletin önündeki en büyük engel olarak kalmıştır.(8) Kemalist Cumhuriyet’in Kürtlerle egemenlik paylaşımına gitmemesi ve Kürdistan’a hâkim olma çabası, Şeyh Sait ve Ağrı gibi isyanlarla karşılık bulmuştur. Böylece devletin Kürdistan’da var olabilmesinin neredeyse yegâne yolu ordu gücü olmaya başlamıştır. Nitekim Şeyh Sait İsyanı’nın bastırılması için Kürdistan’ın birçok yerinde bir aylığına İdare-i Örfiye (sıkıyönetim) ilan edilmiş ve bu yönetim 1927’de yerini Birinci Umumi Müfettişliğine bırakana kadar uzatılmıştır.

İlki 1927’de Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra kurulan ve önemli oranda isyan bölgesini kapsayan bu yapının müfettişlerinin Umumi Müfettişliklerin Teşkiline Dair 164 Numaralı Kanun’a göre kendi bölgelerindeki asayiş ve inzibatı sağlamak, kanun ve nizamları uygulamak gibi görevleri vardır. Ayrıca “olası tehlikeler” karşısında İçişleri Bakanlığı’ndan kendi bölgesini kapsayacak şekilde sıkıyönetim ilan edilmesini talep edebilmektedirler. Kürdistan dışında sadece Trakya’da kurulan Umumi Müfettişliklerin uygulamalarına bakıldığında neredeyse tam teşekküllü sömürge valiliği şeklinde çalıştıkları söylenebilir. Müfettişliklerin “faaliyetleri” bir yandan köy boşaltma, iskân, sürgün, Karaköprü ve 33 Kurşun katliamları gibi fiziksel şiddet içeriyorken diğer yandan da okullar, Türk Ocakları, Halkevleri, Halkodaları ve yollar inşa ederek “milletin devlete kalben bağlanması” yönünde uygulamalar içermekteydi.(9)

Uygulamaya bakıldığında Umumi Müfettişlik adı altında Kürdistan’ın Anadolu’dan farklı bir biçimde yönetildiği ve bu yolla kontrol altında tutulmaya çalışıldığı söylenebilir. Nitekim bu durum birçok devlet seçkininin Kürtler üzerine kaleme aldığı ve devletin Kürdistan’daki politikalarının çerçevesinin oluşturulduğu raporlarda defaatle belirtilmiştir. Bu bağlamda karşılaşılabilecek öncül raporlardan biri Şark Islahat Planı’na da kaynaklık eden, dönemin Çankırı Mebusu ve aynı zamanda Meclis Başkanı olan Abdülhalik Renda tarafından hazırlanmıştır. Şark Islahat Planı’nda, Şeyh Sait İsyanı’yla başlayan milliyetçi düşünceler ve “Kürtçülüğün” önünün alınmasına yönelik tedbirlerin çoğunlukta olması gerektiğini, aksi takdirde elde kalan Türkiye arazisinde iki millet bir arada yaşayacağını dile getiren Renda’nın çözümü şöyledir: Bir yandan Kürdistan’da sıkıyönetim ve ayrı uygulama oluşturulacak diğer yandan da Kürtler çeşitli yollarla asimile edilerek Şark kendilerine mal edilecektir. Renda’nın raporunda yer alan “sıkıyönetim ve ayrı uygulama” vurgusu, İçişleri Bakanı Cemil Uybadın’ın raporunda “Şark, Umumi Valilikle ve müstemleke (sömürge) usulüyle idare edilmelidir“ şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Kürdistan’ın Türkiye Cumhuriyeti’nin diğer bölgelerinden farklı bir idari sistemle (sıkıyönetim veya müstemleke usulüyle) yönetilmesine yönelik düşünce sadece bu iki raporla sınırlı kalmamış, çeşitli raporlarda dile getirilmeye devam etmiştir.  Örneğin 1925’te Şark İstiklâl Mahkemesi savcısı olan ve 1943’te Diyarbakır’da bulunan 1. Umum Müfettişliği’nin başına getirilen Avni Doğan, hazırlanacak bir programla “Cumhuriyet’in Doğu’ya yerleşmesi, medeni milletlerin Afrika’ya yerleşmesi gibidir” der ve ekler: “Afrika’nın Diyarbakır’a nazaran birkaç misli daha ağır olan hava şartlarını yenerek oralarda yerleşen medeni milletlerden, bizim bir eksiğimiz olduğunu iddia etmeğe kimin hakkı vardır?”(10)

 

III. OHAL yönetimi

Medeni Avrupalının Afrika’ya yerleştiği gibi Kürdistan’a yerleşilmesinin, yani diğer bir söyleyiş ile Kürdistan’ın farklı bir hukuksal rejime tabi tutulmasının sonraki adı Olağanüstü Hâl (OHAL) olmuştur. 1970’lerin ilk yarısından itibaren çok parçalı Kürt hareketinin örgütlenmesi ve 1980 ortasından itibaren politik şiddeti araçsallaştıran PKK’nin kitlesel mobilizasyon gücü ile Türk devletinin Kürt/Kürdistan meselesine yaklaşımı karşılıklı olarak şekillenmiştir.(11) Sömürgeci pratiklerini güncelleyen devlet bu dönemde Olağanüstü Hâl Bölge Valilikleri, koruculaştırma ve paramiliter güçler ile Kürdistan’ı egemenliği altında tutmaya çalışmıştır. 

1978’den itibaren zaten sıkıyönetim altında olan Kürdistan’da güvenlikleştirme söylemi ile meşruiyeti oluşturulmaya çalışılan ve 19 Temmuz 1987 itibariyle başlangıçta sekiz ilde(12) uygulanmaya başlanan OHAL yönetimi 30 Kasım 2002 tarihine kadar sürmüştür.

OHAL’in Kürdistan toplumsal hafızasına “kazandırdıkları” ise faili meçhul cinayetler, koruculaştırma, köy boşaltma/yakmaları, Kürtçe’nin yasaklanması, işkenceler, basın üzerindeki baskılar, ekolojik tahribat ve neredeyse gündelik hayatın her anına yayılmış bir şiddet olmuştur. Bu dönemde İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Diyarbakır Barosu’nda çalışmış olan Avukat Mehmet Emin Aktar OHAL’i şu sözlerle anlatmaktadır: “Dumanı tüten köyler, işkenceden geçirilen insanlar, tutuklanan binlerce insan, taranılmış gösteriler, sokak infazları, kaybettirilmeler, ölüye saygısızlık, yerlerde sürülen gerilla cenazeleri, bunların tümünü yaşadık.”(13)

Kademeli bir şekilde kaldırılması her ne kadar dönemin AKP iktidarının kendi hanesine “başarı” olarak eklediği bir durum olsa da herhangi bir yüzleşme/hesaplaşma süreci yaşanmadığından OHAL’in pratik etkilerinin devam ettiği söylenebilir. Yazının bağlamı ve hacmini aşacağı için değinilemeyen ancak göz ardı edilmemesi gereken bir diğer konu da, bu ağır dönem boyunca güçlü ve akışı değiştiren direnişlerin varlığıdır. Ayrıca belirtmek gerekir ki de facto devam eden OHAL’in de jure kaldırılışı, Kürdistan’daki statü sorunundan kaynaklanan problemlerin çözüldüğü anlamını taşımamaktadır. Nitekim bugün öz yönetim ilanları ve ablukalarla yaşanan da budur ve DTK’nin 26-27 Aralık 2015’te gerçekleştirdiği olağanüstü genel kurulunun sonuç bildirgesi bu durumu benzer şekilde tarif etmektedir.(14)

 

IV. Yeni Türkiye’nin yeni OHAL’i: Ablukalar

AKP hükümetinin “barış süreci”nden beklediği çıkarı elde edememesi ve PKK ile başlatılan müzakereleri bitirmesi ile yeni bir süreç başlamıştır. Bu dönem ise İç Güvenlik Paketi’nden geçici güvenlik bölgelerine ve sokağa çıkma yasaklarına/ablukalara kadar süren, ekseriyetle Kürdistan’ın yeni yönetim biçimi hâline gelen bir döneme tekabül etmektedir. Konuyla ilgili Halkların Demokratik Partisi (HDP) sözcüsü Ayhan Bilgen’in 30 Aralık 2015 açıklamasında şu bilgiler yer almaktadır:

“İlk olarak 16 Ağustos’ta Varto’da uygulamaya konan ‘sokağa çıkma yasakları’ adı altındaki ablukalar, şu an Cizre, Silopi ve Sur olmak üzere 3 ilçede devam etmektedir. Bugüne kadar 7 ilin 20 ilçesinde onlarca mahalleyi kapsayacak şekilde 56 kez ilan edilen sokağa çıkma yasakları, toplamda 253 günü bulmuş durumdadır. Yasakların resmi olarak kaldırıldığı ilçelerde de ablukanın fiili olarak devam ettiği bilinmektedir. Beş ilçede ilan edilen son ablukalarda 56 kişi yaşamını yitirdi.”(15)

Yeni bir yönetim biçimi hâline gelen son dönem uygulamaları, devletin Kürdistan’da süregelen “egemenlik tesisi” denemelerinin sonuncusunu oluşturmaktadır. Tarihsel olarak neredeyse hep aynı coğrafyada aynı halkın topluca hedef alınması, devletin Kürdistan politikası ve tahayyülüne dair önemli ipuçları vermektedir. Kürtlerin ablukalar yoluyla  hapsedilmesi/kapatılmasıyla bireysel ve kolektif bedenleri “cezalandırma yöntemiyle zorlama ve mahrum bırakma, zorunluluklar ve yasaklar sistemi içine alınmış olmaktadır.”(16) Sözgelimi belirli dönemlerde Kürtçe’yi eve hapseden ve kültürel şiddet uygulayan egemen, kimi zaman da Kürtçe ile beraber onu konuşanları da eve hapsederek kamusal alanı egemenliğinin “şanlı” gösterisinin sergilendiği bir sahne hâline getirmektedir. 

 

Sonuç yerine 

Bir bütün halinde bakıldığında “farklı yönetimlere” tabi tutulan Kürdistan’da yaşanan şiddetin dönemsel olarak kendini güncellediği görülebilir. Kürdistan’da ortaya çıkan statü talebini, bu yazının da öne çıkarttığı tarihsel deneyim üzerinden okumak mümkündür. Statü talebi, başlangıçta hayatta kalmak ve kültürünü korumak gibi saiklerle temellenmekteyken son dönemde buna ek olarak toplumsal hafıza üzerinden de şekillenerek netleşmektedir. Nitekim bahsedilen yönetim biçimleri altındaki tarihe bakıldığında soykırıma varan şiddet uygulamalarının, hak ihlallerinin ve bunlara karşı geliştirilen direnişlerin statüsüzlük ile ilişki içerisinde olduğu düşüncesi önemli bir tartışmadır.

Bugün, alternatif yönetim modeli olarak öz yönetimin dillendirilmesi, tarihsel olarak karşımıza çıkan statü problemine bir çözüm önerisidir. Bu yönetim modeline devletin salt şiddet ile verdiği karşılık, geniş bir tarihsel geçmişin egemenlik refleksleriyle ilişkilendirilebilir. Yazının bütününde görüldüğü üzere devlet Kürdistan’da kimi zaman ideolojik varlığını geri çekip salt şiddet ile var olurken, kimi zaman da çıplak şiddet ve ideolojik varlığını birbirinden ayrılmaz bir muğlaklık içerisinde devam ettirmektedir. 

Bu noktada şu soruların yüksek sesle tartışılması önem kazanmaktadır: Kürdistan’da egemenlik paylaşımı karşısında devlet şiddetini mümkün kılan statü meselesinin tartışmaya açılamaması hangi güç ilişkileri ile bağlantılıdır? Muhalif olduğunu iddia eden ve statü talebini tabulaştıran kimseler çeşitli iktidar ilişkilerini nasıl yeniden üretmektedir? Statü talebini “etkisiz hâle getirme” arzusundaki devlet ile buluşabilen muhalefet kesimleri Kürdistan’a dair ne anlatmaktadır? Bu yazıda farklı dönemler ve yönetim biçimleri üzerinden ele alınan “bölge”nin, toplu mezar haritalarının, farklı yönetim biçimlerinin, Kurdî legal partilerin en çok oy aldıkları yerlerin ve bugünkü ablukaların yaşandığı il ve ilçelerin ortak adının Kürdistan olması tesadüf müdür, değilse yaşananları hangi çerçevede anlamak gerekir? Bütün bunların yaşandığı bir coğrafyadan nasıl bir çözüm beklenmektedir? 

 

SERHAT ARSLAN/HAKAN SANDAL

 

Kaynakça ve Notlar

(1) Hatice Kamer, “3 bin öğretmen bir SMS’le Cizre ve Silopi’yi terk etti”, BBC Türkçe, 14 Aralık 2015,

http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/12/151214_cizre_silopi.

(2) Carl Schmitt, Siyasi İlahiyat, çev. A. Emre Zeybekoğlu, Dost Kitabevi Yayınları, 2010, Ankara, sf: 13.

(3) Giorgio Agamben, Olağanüstü Hal, çev. Kemal Atakay, Varlık Yayınları, İstanbul, 2008.

(4) Nurdan Gürbilek (ed.), Son Bakışta Aşk - Walter Benjamin’den Seçme Yazılar, “Tarih Kavramı Üzerine”, çev. Nurdan Gürbilek-Sabir Yücesoy, Metis Yayınları, İstanbul, 2014.

(5) Martin van Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet, çev. Banu Yalkut, İletişim Yayınları, İstanbul, 2010, sf: 239, [“Kürt hükümeti” dışındaki vurgular bize aittir].

(6) Namık K. Dinç, “Kadim Anavatandan Bir İnkâr Coğrafyasına: Kürdistan”, Toplum ve Kuram, Sayı: 2, Güz 2009, sf: 158-159.

(7) “Devletimiz milli bir devlettir. Çok milletli bir devlet değildir. Devlet Türk’ten başka bir millet tanımaz (...)”, aktaran Belma Akçura, Devletin Kürt Filmi, New Age Yayınları, İstanbul, 2009, sf: 60.

(8) 1639’da Safevi ve Osmanlı Devleti arasında imzalanan Kasr-ı Şirin antlaşmasıyla ikiye bölünen Kürdistan coğrafyası, Birinci Dünya Savaşı sonrasında ise dört parçaya ayrılmıştır. Burada ele alınan ise nüfus ve coğrafi açıdan en büyük parçayı oluşturan ve Türkiye’nin egemenliği altında kalan Kuzey Kürdistan’dır.

(9) Ercan Çağlayan, “Tek Parti’nin ‘Gözü ve Kulağı’ Umumi Müfettişlikler”, Kürt Tarihi dergisi, Sayı 21, Kasım-Aralık 2015, sf: 26-31.

(10) Belirtilen raporların tamamı için bkz. Mehmet Bayrak, Kürtler ve Ulusal-Demokratik Mücadeleleri, Özge Yayınları, Ankara, 1993, vurgular bize aittir.

(11) Dönemselleştirme ve detaylı bir analiz için bkz. Ahmet Hamdi Akkaya, “Ulusal Kurtuluş, Ayaklanma ve Sınırların Ötesi: 1970’lerden 1990’lara Kürt Hareketi’nin Değişim Dinamikleri”, Toplum ve Kuram, Sayı: 9, Bahar 2014, sf: 75-98.

(12) Amed, Bingöl, Elazığ, Hakkari, Mardin, Van, Dersim ve Siirt (daha sonra komşu il olarak Muş, Adıyaman, Bitlis eklenirken 1990’da il statüsüne geçmeleri ile Batman ve Şırnak da eklenmiştir)

(13) Serkan Kurt, “OHAL ile yüzleşilmeli”, Yeni Özgür Politika, 19 Temmuz 2013, http://www.yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nuce&id=22371.

(14) “DTK Sonuç Bildirgesi, Türkçe ve Kürtçe Tam Metin”, bianet, 27 Aralık 2015, http://bianet.org/bianet/siyaset/170561-dtk-sonuc-bildirgesi-turkce-ve-kurtce-tam-metin.

(15) “Bir ara bilanço: Ablukalarda yaşamını yitiren siviller..”, Halkların Demokratik Partisi, 30 Aralık 2015, http://www.hdp.org.tr/basin-aciklamalari/basin/bir-ara-bilanco-ablukalarda-yasamini-yitiren-siviller/6487.

(16) Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 2013, sf: 43.

 

Leave your comments

0
terms and condition.
  • No comments found