Cuma, Ocak 24, 2020

Platzhalter roof5

 

Arama-2

Langfristige Artikel

Box Link

Events


 

 PANO

 

 

 

 

   
   
   
   

  

Dersimzaza.com'dan kısa bir açıklama

Facebook'ta sitemizin ismi ile benzerlik taşıyan bazı sayfalar görülmektedir. Bu sayfaların sitemizle hiç bir ilgisi yoktur. Sitemizin www.dersimzaza.com adresi dışında internet üzerinde herhangi bir hesabı ya da sayfası bulunmamaktadır.

Kamuoyunun dikkatine sunulur.

Dersimzaza.com

 


 

‘Cizre’de vahşi katliamlar yapıldı’

 

‘Cizre’de vahşi katliamlar yapıldı’

 

Sokağa çıkma yasakları sırasında yaşananları hatırlatan Demirtaş, “Hitler’in gaz odalarından, 1940’lardan söz etmiyorum. 2015’te Cizre’de ağır, vahşi katliamlar yapıldı, bunu söylemeyelim mi? Bu tarihi gerçeği, acı gerçeği görmezden mi gelelim” dedi

 

Yeni Yaşam / 8 Ocak 2020

 

Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) önceki dönem Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın tutuksuz yargılandığı ana davası, Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ikinci gününde görülmeye devam edildi. Sincan Cezaevi Kampüsü’nde görülen duruşmaya Demirtaş, tutuklu bulunduğu Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’nden Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığı ile katıldı.

Avukatlar hazır bulunduğu duruşmaya HDP milletvekilleri Mithat Sancar, Züleyha Gülüm, Mehmet Rüştü Tiryaki, Murat Çepni, Zeynel Özel ile partililer izleyici olarak katıldı.

Dünkü duruşmaya alınmayan Sınır Tanımayan Avukatlar’dan Per Stadig ve Stende Geer, bugünkü duruşmaya alındı. Avrupa Sosyalistleri Partisi (PES) heyeti ise polis tarafından engellendi. Mahkeme heyetinin yabancı heyetlerin duruşmaya alınmasına dair kararı olmasına rağmen polis, PES heyetini Cezaevi Kampüsü dışında bekletti.

Mahkeme heyeti ile yapılan görüşmeler sonucunda PES heyeti de duruşma salonuna alındı.

Duruşma, Demirtaş’ın hakkında hazırlanan iddianamede yer alan 3’üncü fezlekeye dair savunmasıyla devam etti. Demirtaş savunmasında şunları söyledi:

Halkların Demokratik Partisi (HDP) önceki dönem Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın tutuksuz yargılandığı ana davası Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ikinci gününde görülmeye devam edildi. Sincan Cezaevi Kampüsü’nde görülen duruşmaya Demirtaş, Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’nden Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile katıldı.

Demirtaş, 24 Ekim 2015 tarihinde Lice’de yaptığı konuşmanın konu alındığı 3 nolu fezlekeye dair savunma yaptı.
Çok uzun bir fezleke olduğunu vurgulayan Demirtaş, “Tamamını okumayacağım. Çünkü çok sayıda standart bilgi dediğimiz şablon bilgi dediğimiz KCK yapılanması nedir ne değildir diye sayfalarca şablon bir giriş yaptıktan sonra Ertuğrul Kürkçü, Figen Yüksekdağ, Selma Irmak, Sırrı Süreyya Önder ve benim çeşitli zamanlarda yaptığımız konuşmaları esas alan bir fezleke. Fezlekenin esası demokratik toplumsal metinde yapılmış bazı konuşmalar. Ha keza basın toplantısında ifade ettiğimiz görüşler, televizyon programında ifade ettiğimiz görüşler ve iki ayrı yanılmıyorsam iki ayrı mitingde yaptığımız konuşmalardan oluşan bir fezleke. Yani 4 veya 5 konuşmamdan müteşekkir bir fezleke” dedi.

‘Konuşmaların çarpıtılmış ya da cımbızlama yapılmış’

Fezlekede yer alan konuşmaların cımbızladığını belirten Demirtaş, “Bütün savcıların bizim hakkımızda düzenlediği fezlekelerin, iddianamelerin zaten genel tarzı budur. Sadece bu iddianamede değil, cumhurbaşkanı hakaret dosyasında ya da başka mahkemelerde açılmış başbakana hakaret genel TCK 301’le ilgili dosyalarda tamamında konuşmaların tamamı ya çarpıtılmış ya da cımbızlama yapılmış. Tabii savcıların bilmeden yaptıkları bir çalışma değil. Aleni bir şekilde çarpıtma, kumpas efendim kamuoyunu yanlış yönlendirme hatta mahkeme heyetlerini yanlış yönlendirme amaçlı düzenlenmiş iddianameler ve fezlekelerdir” diye konuştu.

Fezlekede yer alan konuşmasını okuyan Demirtaş, konuşmanın 7 Haziran-1 Kasım 2015 seçimleri arasında yapıldığını aktardı. Demirtaş, “O tarihlerde bazı yerlerde sokağa çıkma yasakları ilan edilmiş, işte bazı ilçelerde hendekler kazılmış ama yoğun bir çatışma ve operasyon başlamamış, biz de durdurmaya çalışıyoruz” diye belirtti.

Mahkeme başkanının konuşmasının kendisine ait olup olmadığını sormasına karşı da Demirtaş, “Bu konuşma bana aittir, içeriğine de katılıyorum. Dediğim gibi, çatışmaları durdurma amacıyla yaptığımız hem seçim kampanyası hem de gerilimleri durdurmaya yönelik gezilerimizden bir tanesiydi. Birçok ilçeye ve ile gittik. Şimdi savcı fezlekede bu konuşma metnini almadan işte hendek-barikatları direniş olarak sahiplenme ve bunun hazırlığını yapma mitingi olarak yorumlamış” yanıtını verdi.

‘Halkın direnişi karşısında saygı duyarız’

Sonrasında Demirtaş, “örgüt yöneticiliği” delili olarak dava dosyasına sunulan 24 Ekim 2015 tarihinde Diyarbakır’da yaptığı konuşmayı okudu.

Demirtaş’ın o tarihte yaptığı konuşmasından bazı kısımlar şöyle: “(…) özellikle özyönetim mevzusu; pratikteki yanlış uygulamaları ile pratikte özyönetimle uzaktan yakından alakası olmayan, yurttaşları esnafı, o mahallede, o kasabada yaşayanları da zora sokacak her uygulama bu projeye sadece zarar verir. Yurttaşlarımızın ve gençlerin, herkesin kendini savunma ve koruma hakkı sonuna kadar kutsaldır. Her canlının meşru savunma hakkı vardır. Hiç kimse hiç kimseye kurbanlık koyun olmayı dayatamaz. Bizim de çağrımız bu değildir. Kimseye ‘teslim ol’ çağrısı yapmadık, yapmayız. Halkın her evladının direnişi karşısında biz saygı duyarız.

Yanlışlar karşısında dindik durduk

(…) özerklik gibi çağrımızın, yerinden yönetim gibi son derece demokratik modellerini yanlış pratik ve uygulamalarla yanlış anlatan ve tarihe yanlış, olumsuz izler bırakacak şekilde bütün uygulamaları eleştirdiğimizi açıkça ifade etmek istiyorum. Bizler yanlışlarımızın üstünü örterek, yaptığımız hataları halının altına süpürerek ilerleyecek bir hareket değiliz. Tam tersine bugüne kadar yanlışların karşısında dimdik durabildiğimiz için büyüdük ve bir halk hareketine dönüştük. Bugün 6 milyondan fazla insan bu harekete oy veriyor. Türkiye’nin yarısı sempati duyuyorsa bu dürüstlüğümüzden, doğruluğumuzdan, ilkeli duruşumuzdan kaynaklıdır. Yanlışların arkasında durmadık durmayacağız. Çok açık ve net söylüyorum, bütün bu yanlışları ve yanlış anlaşılmaları düzeltmek, rayına sokmak için de elimizden ne geliyorsa fazlasını yapacağız. Bizler siyaset kurumu olarak her şeyden önce halkın verdiği desteği hep birlikte halkın yararına kullanmak zorundayız.

Doğru işler yapın

(…) tarihi statü beklentisi içerisinde olan, sorunun çözümü konusunda tarihi bir beklenti içerisinde olan halklarımıza hep birlikte layık olmak zorundayız. Bu çağrım veya eleştirilerim direnişe dair değildir, kesinlikle böyle anlaşılmamalıdır. Şunu da açık yüreklilikle ifade ediyorum. AKP ve AKP’nin politikası, AKP’nin yandaş medyasının tutumu, kirli savaş, psikolojik savaş politikaları öyle bir noktaya geldi ki eleştiri yapmak, özeleştiri yapmak bu ülkede imkansız hale geldi. Kullandığımız her cümle bir psikolojik savaş argümanına dönüştürüldüğü için siyasetçiler olarak mecburen dikkatli davranmak zorundayız. Bizler siyasette bu döngüyü de bu yanlışı da kırmak zorundayız. Kendini eleştiremeyen, kendini görmeyen, özeleştiri yapamayan siyasetçi tipi Türkiye’de halka hiçbir şey kazandırmamıştır. Siyasi ömrünüz kısa olsun. Şahsen kendimi de öyle görüyorum. Ama bu kısa ömürde en azından doğru işler, doğru bir siyasi tarz ve üslup tutturmuş olalım. Bizden sonra gelecek her arkadaşımız bizim mirasımızı büyütmeye çalışsınlar. Başka türlü biz bu kısır döngüden çıkamayız. Başka türlü bu sarmaldan çıkış yoktur.

Barış, müzakere cesaret ister

Masa, müzakere, diyalog, barış arayışı kutsaldır. Cesaret ister ve erdemli bir duruştur. Korkaklık değildir, geri çekilme, geri adım değildir. Hele hele böyle dönemlerde, barıştan söz edenlerin neredeyse hedef haline getirildiği bu dönemde tam tersine herkesin barış, müzakere, diyalog söylemini öne çıkarması lazım. Geri dönüp baktığımızda nerede kaldı isek ondan daha ileri bir noktada, sürecin yeniden başlaması konusunda ısrar etmeliyiz. Nerede eksiklik, yanlışlık var idi ise onları düzelterek önümüze bakmak zorundayız. Yeni dönemde müzakere başlamalı, daha şeffaf bir süreç olmalı, tarafların birbirine güvenmesine mevzu bırakılmamalı. Tarafsız diyebileceğimiz 3’üncü gözlemci bir güç, kamusal ortak bir iradeyi temsil eden ulusal ve karma bir heyet mutlaka müzakerede gözlemci olmalı. Mutlaka ateşkesi denetlemeli. Mutlaka yanlış olan tarafı sert bir şekilde uyarmalı ve eleştirmelidir. İmralı’da, Kandil’de ya da Ankara’da kimin ne konuştuğunu, hangi konuda uzlaşılıp hangi konuda sorun yaşandığını kamuoyu bilmelidir. Kamuoyu ile bütün bunlar aleni ve açık bir şeffaflıkla paylaşılmalıdır. Parlamento daha fazla rol üstlenmelidir…”

‘Savcının değerlendirmesi umurumda değil’

Ardından savunmasına devam eden Demirtaş, şunları söyledi: “Konuşma çözümünde geçen konuşmalar benim düşüncelerimdir. Tekrarlıyorum, katılıyorum. Bugünden dönüp baktığımda bu konuşmaya keşke başarabilmiş olsaydık. Keşke orada konuştuklarımı hayata geçirebilecek siyasi gücümüz olsaydı. Üzüntüm sadece buna dair olur, yoksa savcının bu konuşmayı nasıl değerlendirdiği çok da umurumda değil. Bu konuşma ‘örgüt propagandasını’ bırakın ‘örgüt yöneticiliği’ olabiliyorsa o savcıdan şüphelenmek lazım. Kime hizmet ediyor, tam olarak derdi nedir, onu tartışmak lazım.”

Biz barış için gezerken hükümet ne yapıyordu?

Savcının kumpasvari bir şekilde iddianame hazırladığını aktaran Demirtaş, “Mahkemenin tutumunun anayasayı dikkate almadığını bu açıdan zaten belirttiğim için kanunlar üzerinden veya usul üzerinden gitmiyoruz. Daha çok politik bir dava olduğu için siyasi yaklaşımlar sergilenerek gidiyor yine de kayda geçsin diye belirtiyorum. Birazdan avukatlarım gelince tarihlerini de kayda geçireceğim. Onlar dosyaları daha iyi biliyorlar. Hangi grup toplantısında, hangi tarihte benzer içerikli konuşmalar ve çağrılar yapmışım onlar da en azından kayda geçmiş olacak. Şimdi biz HDP olarak ilçe ilçe, il il gezip bu çalışmaları yaparken ülkede huzuru güveni barışı demokrasiyi sağlamakla bilfiil görevlendirilmiş millet tarafından görevlendirilmiş hükümet ne yapıyordu?” diye konuştu.

Neden gençlerle doğrudan konuşulmadı?

Asıl yargılanması gerekenlerin iktidar yetkilileri olduğunu ifade eden Demirtaş, “Asıl burada yargılanması gereken bu değil mi? Ben mi başbakandım? Figen Hanım mı başbakandı? HDP mi iktidardı? Hayır. Erdoğan Cumhurbaşkanı, Davutoğlu Başbakandı. Bütün kontrol, yetki onlardaydı. Bütün bu sokağa çıkma yasağı ilan edilen yerlerde askeri operasyonların da yetkisi onlardaydı. Ben şu kadarını hiç değilse mahkeme heyetinin, kamuoyunun bir kez daha düşünmesini rica ediyorum. 2 buçuk yıl İmralı görüşmeleri sürdü. Ondan önce 2 yıla yakın Oslo görüşmeleri sürdü. Yani 4 yıl, 5 yıl arada kesintiler olmak üzere PKK ile Öcalan ile yüz yüze görüşme yapmışlar. Peki, hendek, barikat meselesi çıktığında ki sayıları çok çok az, neden oradaki gençlerle doğrudan bir şekilde görüşülmeyebilir, başka aracılarla, başka ikna yöntemleriyle neden görüşmeyi kabul etmediler de tabur tabur, tugay tugay asker, genelkurmay başkanları, generaller, albaylar neden oraya sevk edildi? Burada hiç mi tuhaflık yok?” diye sordu.

‘Sur’da Cizre’de katliam yapıldı katliam’

Demirtaş, ilk barikatların kurulduğu günlerde kendilerine destek verilseydi ve insanlarla diyalog kurulması halinde tek bir insanın burnunun dahi kanamayacağını vurguladı. Demirtaş, savunmasına şöyle devam etti: “Mevzu siyasi alanda kalır, ne yıkım olurdu, ne ölüm olurdu. Ama bu AKP’nin işine gelmiyordu. AKP böyle bir şey istemiyordu. Mal bulmuş mağribi gibi, ‘Cizre’de 20 tane silahlı militan tespit ettik, Sur’da bilmem 50 tane militan tespit ettik. Bütün ilçenin tamamını ablukaya alıyoruz, sokağa giriş çıkış yasak.’ Aylarca, bakın; hala Diyarbakır’ın Sur ilçesinin iki mahallesinde hala sokağa girip çıkmak yasak. 5 yıl geçti aradan hala yasak. Ne yaptılar orada? Bir parlamento üyesi olarak ben bunu soramaz mıyım? Hakkım yok mu? Yüzde 90-80-85 oy aldığımız yerlerde insanların neler yaşadığını anlatmak, onların sesini duyurmak konusunda ahlaki, vicdani hiç mi sorumluluğumuz yoktu? Bunları yerine getirmeye çalıştık. Ama AKP iktidarı katliam yaptı orada katliam. Katliam yaptı. Cizre’de katliam yaptı. Sivil insanlar öldürüldü. Bebekler, çocuklar öldürüldü. Şimdi bunları söyledim diye 3-4 tane Davutoğlu’na, Başbakan’a hakaret, 4-5 tane de Cumhurbaşkanına hakaretten ayrıca yargılanıyorum.

Komutanlarınız 15 Temmuz’da mı darbeci oldu?

Burada da tekrar ediyorum, katliam yaptınız orada hükümet olarak. ‘Yok, öyle bir şey’ diyorlar. Peki, Yüksekova operasyonunu yürüten komutan, Cizre operasyonunu yürüten komutan, Sur operasyonunu yürüten komutan, bütün o bölge operasyonunu yürüten İkinci Ordu Komutanı Adem Hududi, Şırnak Merkez Komutanı, Nusaybin Komutanı; yani bu operasyonların yürütüldüğü her yerdeki komutanlar; 12’den fazla üst düzey komutan neden 15 Temmuz sonrasında darbecilikten tutuklandı? Neden? Bu insanlar kahramansa devlete millete bağlı operasyon yürüttülerse neden darbeci oldular bunlar? Neden darbecilikle suçladınız? Eğer darbecilikle suçluyorsanız, bu konuda elinizde delil, bilgi, belge varsa; mahkemeye sevk ettiniz, delil falan vardır, bu insanlar 15 Temmuz’da darbeciydi de 14 Temmuz’da mı vatanseverdi? Bu insanlar parlamentoyu bombalayacak kadar gözünü karatmıştı da Cizre’de Sur’da kameraların olmadığı, Allah’tan başka kimsenin orada ne olup bittiğini bilmediği bir yerde tek bir sivile zulüm etmemişler midir yani? Bunu söyleyince ben devlet düşmanı mı oluyorum? Bunu söyleyince cumhurbaşkanına, başbakana hakaret mi oluyor? Terör propagandası mı oluyor?

Katliam yaptınız dediğim için….

Asıl yargılanması gereken onlardır. Sur’da, Cizre’de yapılan katliamlar, tek bir hukuk dışı, hukuku aşan, güvenlik kuvvetlerine verilen yetkiyi aşan tek bir fiil bile suçtur. Bunun istisnası yoktur. Bir yerde silahlı insanlar varsa devletin zor kullanma yetkisi vardır. Hukuk buna cevaz verir. Bunu demişim. Ama bunu yaparken yetkiyi aşamazsınız. İnsan hakları ihlali yapamazsınız. Masum, sivil insanlara zarar veremezsiniz. Bunu söyledim diye de terör propagandasından soruşturuluyorum. Bunu açıkladığım veya bunu teşhir ettiğim için de terör örgütüne yardımla suçlanıyorum, başka fezlekeler ve başka dosyalarda.

Akademisyenler linç edildi

O dönem olup bitenlerin birçoğunu Türkiye kamuoyundan gizlemeyi başardılar. Bugünkü gibi medya kontrol altındaydı, insanlar korkudan suspustu. Bir grup akademisyen bir araya gelip ‘orada işlenen suça ortak olmak istemiyoruz’ dediği için linç edildiler. Yargının önüne atıldılar, işten atıldılar. Terörist ilan edildiler. Toplum susturuldu. Yeter ki bu katliamlar, orada yaşanan ölümler, insan hakları ihlalleri sorgulanmasın, ortaya çıkarılmasın diye bütün bunlar yapıldı. Bugün eski başbakan Ahmet Davutoğlu’nun biraz önce gazetede demecine baktım, gözüme çarptı, diyor ki, “barış akademisyenleri bildiri yayımladılar, Erdoğan beni çağırdı, niye bunlara cevap vermiyorsun dedi. Ben de dedim ki evet, bildiride eleştirilecek çok şey var ama bu ifade özgürlüğü kapsamında ama kendisi beni dinlemedi” diyor. Davutoğlu diyor. ‘Erdoğan işi yargıya havale etti’ diyor. Bir başbakan olarak o dönem sen cumhurbaşkanının Barış Akademisyenleri’ni yargıyı devreye sokarak cezalandırdığını biliyorsan ve bunca yıldır sustuysan barış akademisyenleri işten atılırken, hapse atılırken, sürgüne, açlığa mahkum edilirken susmuşsan bu da senin ayıbın. Bak ben susmadım, hala susmuyorum.

Çocuğunu defnetmesine izin vermediler

Zulüm yapıldı insanlara zulüm. İnsanların yatak odalarına girildi, tekbirlerle, IŞİD’ci kafalarla küfürler, hakaretler yazdılar yatak odalarının duvarlarına. Yataklarının üzerine insanların onurunu rencide edecek şekilde hareketler yapıp, fotoğraflar çekip sosyal medyada yayınladılar. Bunların hepsini yaparken yanına ‘Türk’ün gücünü göreceksiniz’ yazdılar. Cizre’de Yüksekova’da çok sayıda insanın mahremine bu şekilde girildi. Ne terörle mücadelesi yahu. Buna ‘terörle mücadele’ deyip sessiz mi kalacaktık. Bütün ülke korkudan sesini çıkarmasa bile biz HDP’liler olarak buna boyun eğemezdik. Bunların hepsi yapıldı. Daha fazlası yapıldı. Cemile Çağırga çocuktu, keskin nişancı atışıyla öldürüldü ve ailesi güvenlik görevlilerinin öldürdüğünü söyledi, biz değil. Defnedilmesi istendi, aile izin istedi. Sokağa çıkma yasağı var çünkü Cizre’de defnedemiyorlar. Ailesi defnetmek istiyor izin verin mezarlığa kadar gitsin aile. Vermediler izni. Fotoğrafları var kamuoyuna çok yansıdı. Annesi çocuğunun cansız bedenini buzdolabında bekletti çürümesin diye. Kokmasın diye buzdolabında bekletti, izin alınana kadar günlerce.

Boyun eğmeyiz

Taybet İnan. 58-60 yaşlarında bir kadındı, evinin kapısının önünde sokakta keskin nişancı kurşunuyla öldürüldü. Cenazesini ailesi alıp defnetmek istedi, cenazeye gitmek isteyeni vurdular. Bir kardeşi de orada vuruldu. Cenazeyi çekip evinin içine götürmek istediler sürekli ateş açtılar ve cenazeyi tam 7 gün alamadı aile. Grup konuşmalarımda var, çıktım Davutoğlu’ndan rica ettim ‘her şey bir yana’ dedim ‘Sayın Başbakan her şey bir yana, o cenazenin oradan alınması için siz inisiyatif alın. Allah için yapın insanlık için yapın. Bütün eksiklikleriniz bir yana’ dedim. ‘Bütün sorumluluk, eksiklik benim olsun’ dedim. ‘Bugün size eleştiri yapmayacağım’ dedim grup toplantısından. Sizden tek ricam izin verin o cenazeyi oradan kaldıralım. Çünkü insanlık onuru haysiyeti artık yerlerde sürünüyor. Kendi yaşamımızdan, yaşamaktan nefret eder hale geldik. 5-6 gün bir cenaze nasıl yerde kalır? Sokak ortasında sinekler üşüşmüş yaşlı kadının cenazesine.

Milletvekili arkadaşlarımı Davutoğlu’na gönderdim, gidin anlatın yapmayın deyin. Ya bu ülkede gerilim olur, sıkıntı olur ama insanlığınızdan bu kadar çıkmayın. Yaptıramadım. 7 günden sonra aile güç bela o cenazeyi sürükleye sürükleye evin içine çekebildi. Bir kişi öldü yaralananlar oldu cenazeyi almak isterken aileden. Ben bunun için yargılanıyorum şu açıklamaları yaptım diye yargılanıyorum. Bunu yapanlar yargılanmadı yargı olarak bunun üstüne gitmediniz, gidemediniz gidemezsiniz de. O darbeci olarak içeri aldıklarınızdan tek birine bu soruları sormadınız soramazsınız da. Biz de bu kadar onursuz haysiyetsiz insanlar değiliz. Özgürlüğümüzden de vazgeçeriz gerekirse ama boynumuzu eğmeyiz. Böyle bir hakareti nasıl kabul edebiliriz? Bunları kabul edin.”

‘Biz çözüm, barış dedikçe hedef alındık’

O dönemde de AKP medyasının partilerini hedef aldığını aktaran Demirtaş, şunları ifade etti: “AKP medyası ‘HDP’nin hendek çukuru’ diyordu. ‘HDP’liler camiyi yaktı, HDP’liler insanların evinin altına bomba koydu’. HDP’den başka bir şey demiyorlardı. Demirtaş, Yüksekdağ, vekillerimiz hedefte. Öyle bir atmosferde biz bu çalışmayı yapıyorduk. Ben burada ne diyorum. Hepimiz insanız, sizler de insansınız. Siz böyle bir ortama gidin, bu çalışmayı yapın ağzınızdan barış sözcüğünü çıkaramazsınız. Sinileriniz buna elvermez. Biz diyalogla, barışla çözelim demezsiniz, diyemezsiniz. Siyasi cesaret ve yürek ister. Çünkü öfkenin, intikam duygusunun had safhada olduğu, herkesin patlama noktasına geldiği bir ortamda biz çıkıp barıştan söz ediyorduk. Düzelecek diyorduk, bize güvenin siyasi olarak bu iş çözülecek diyorduk. Ama dönüyorduk yaptığımız açıklama akşam bütün televizyon kanallarında ‘HDP’den hendeklere destek, HDP’den kaosa destek’ yayınlar böyle yapılıyordu. Savcılar da o iktidarın o dönemki siyasi hedefleri doğrultusunda fezlekeler düzenliyordu. Savcıların birçoğu doğrudan talimat almıştı, çalışıyordu bugün olduğu gibi, doğrudan. ‘Şunlarla ilgili fezleke hazırlayın, şunları getirin’ şeklinde. Bir kısmı da siyasi atmosferden kendine görev biçip bizlere fezleke hazırlıyordu. Kimse kusura bakmasın. Ben çok eleştiri yaptım.

‘Biz o yıkımları durdurabilmeliydik’

Kimileri beni hendek, barikatı, partimi, ismimi kullanarak daha çok hendek, barikatı desteklemekle eleştirdi kimileri de desteklememekle eleştirdi. Halen bu tartışmalar sürüyor. Benim görüşlerim buradadır. 2015’ten beri açıklamalar yapmışım, arkasındayım. Bana göre doğru tutum buydu. Biz o yıkımları durdurabilmeliydik, başarabilmeliydik. Daha güçlü bir siyasi irade ortaya koyabilmeliydik, o yıkımlara izin vermemeliydik, iki tarafı da ikna edebilmeliydik. Burada siyasi sorumluluğumuz var. Dediğim gibi ben halkıma karşı bunun mahcubiyetini duyuyorum ama mahkemenize karşı bunun zerre kadar suç oluşturduğunu düşündüğümden savunma yapmıyorum.

Cizre’nin ses kayıtları bizde

Ortada bir suçlu varsa o katliamları yapanlardır. Şimdi Cizre bodrumlarında yaşananları nereye kadar saklayacak bu ülke? Daha onun davaları başlamadı. Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a hakaretten dava açtılar benimle ilgili Cizre meselesinde. Çocuk katilisiniz, sivil insanlar bodrumlarda yakıldığı dediğim için hakaret dosyaları açıldı. Orada daha kapsamlı savunma yapıp Cizre ile ilgili delillerimizi sunacağız. Ama bilin ki aralarında küçük bir grup silahlı kişilerin de olduğu, sayılarını bilemiyorum ama çoğunun silahsız olduğu 120’ye yakın Cizre’de iki ayrı apartmanın bodrumuna sıkıştırılacak şekilde operasyon alanı daraltıla daraltıla getirildiler ve o insanlar oradan bizi aradılar telefonla. Ses kayıtlarının tamamı bizdedir.

Güvenlik bürokrasisi

O dönem milletvekillerimiz bakanlıkla görüştürdü, Sağlık Bakanlığı ile, İçişleri Bakanlığı ile, müsteşarla.. Bakanın kendisi ile telekonferans yaptırdık. Oradaki gençler diyorlardı ki biz buradan çıkmak istiyoruz, biz silahsızız ama başımızı çıkardığımız anda ateş ediyorlar. Biz de bakanlıkla görüşüyorduk diyorduk ki ateşi durdurun ki çıkabilsinler. Bakanlık saatlerce uğraşıp bize dönüyordu, tamam diyordu, çıkabilirler. Aradan yarım saat geçmiyordu arıyorlardı diyorlardı ki çıkmayı denedik, çok yoğun ateş altına aldılar bizi. Yani oradaki güvenlik bürokrasisi ne bakanlığı takıyordu, ne hükümeti ne devleti. Devlet de hükümet de biziz diyordu. Bunları bizim elimizden canlı olarak almak isteyen varsa onlar da terörist diyordu. Efkan Ala’nın açıklamaları var. Daha önce Meclis Darbe Komisyonu’na verdiği ifadeleri burada okumuştum. Aynen şunu diyordu; ‘Oralarda bizim kontrolümüz dışında olan güçlerin olduğu anlaşılıyor.’ Ne yaptılar biliyor musunuz? Günlerce o gençler orada sıkıştırıldılar. Suları bitti, yiyecekleri bitti. Açlıkla, susuzlukla önce terbiye etmek istediler. Canlı yayınlara bağlandılar, televizyonlardan yardım istediler. 120 kişi. En son hepsini yaktılar orada, yaktılar. Ben gittim gözlerimde sonradan gördüm, küllerini gördüm. DNA’larından bile teşhis edilemediği için kaç kişinin orada katledildiğini bile bilemedik. Geri kalanlar sonra kimsesizler mezarlığına götürüldü, Cizre’de defnedildi. Yakıldılar.

Hitler’in gaz odaları değil Cizre’den bahsediyorum

Hitler’in gaz odalarından, fırınlarından, 1940’lardan söz etmiyorum. 2015’te Cizre’de oldu bu ve siz bizi bu açıklamalardan dolayı terör örgütü yönetmekten dolayı yargılıyorsunuz. Ağır, vahşi katliamlar yapıldı, bunu söylemeyelim mi? Bunu söyleyince Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a hakaret olacak diye bu tarihi gerçeği, acı gerçeği görmezden mi gelelim. Ben görmezden geleyim, siz de görmezden gelin… Zannediyor musunuz ki ona tanık olmuş halk bunu unutuyor? Milyonlarca insan bunun doğru olduğunu, gerçek olduğunu biliyor. Günlerce uğraştık, günlerce… Merkez medyada haber bile olmadı. O insanlar orada katledildiler. Siyasi sorumlusu AKP’dir, Erdoğan’dır, Davutoğlu’dur. 15 Temmuz’da da çıktı ki bunlar büyük bir vahşet, büyük bir kin ve öfkeyle bütün şehirleri yıkıp darbe ortamı hazırlamaya çalışıyorlarmış. Hükümet de bütün bunların arkasındaydı. Hükümetin verdiği gazla, yetkiyle, emirle bunlar yapıldı. Yani Hükümet bir yandan orada Kürtleri katlettirirken bir yandan kendi kuyusunu kazdırıyordu. Bu gerçekleri tartışmayalım mı?”

Hükümet ‘hayır kapatamazsınız’ diyecekti

Sokağa çıkma yasakları dönemine dair konuşulması gereken birçok şeyin olduğunu sözlerine ekleyen Demirtaş, “Konuşmalarımı eleştirebilirsiniz. Her türlü konuşmamda yanlış noktalar bulabilirsiniz, mesajı yanlış verdiğimi düşünebilirsiniz, yeterince açık olmadığımı düşünebilirsiniz. Ama bunların hepsi siyasi eleştiridir, suçlama olamaz. Ben elimden geleni yapmaya gayret ettim. Bütün arkadaşlarım, o otobüs kürsüsünde, göreceksiniz 15 tane milletvekilimiz var, 8 tane ili, 3 tane ili dolaştık 12 tane miting yaptık. 1 hafta içerisinde buraların hepsini dolaştık ve bu çağrıları yaptık. Ama bir karar verilmişti hükümet cephesinden. Kesinlikle bu hendek, barikat kaldırılmayacak. Emin olun silahlarını bırakıp o gençler deseydi ki biz kendimiz kapatacağız, hükümet diyecekti ki ‘hayır kapatmanıza izin vermiyoruz’. Çünkü lazımdı onlar için. Büyük bir fırsat olarak görüyorlardı. PKK kaç yıldır Kandil’de? Kandil’e böyle bir operasyon yapılmamış ya. Sur’a yapılan, Cizre’ye yapılan operasyondan daha hafifiydi Kandil’e yapılanlar. 20-30 tane silahlı genç var diye bütün şehir tankla, topla yıkılır mı? Yıkıldı yıkıldı! Bakın hala kaç yıldır yapılamıyor. Bir tarih, bir kültür yok edildi. Ortada suç varsa budur” diye belirtti.
Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun “7 Haziran ile 1 Kasım arası terörle mücadelede defterler açılırsa birçok kişi insan yüzüne çıkamaz” sözlerini anımsatan Demirtaş, değerlendirmelerini şöyle tamamladı: “Ama anlaşılıyor ki bu açıklamaları taksit taksit siyasi amaçlar için kullanacaklar bu açıklamaları. Kendileri bilir. Biz şeffaf bir siyasi partiydik, öyle kurulduk, mücadelemizi de öyle sürdürdük. Ama kendisi de dahil o dönemin bütün siyasi sorumluları halkımız nezdinde, halk vicdanında mahkum olmuştur. Günü gelecek sandıkta da daha güçlü cevabını alacaklar. Umarım bir gün bizler değil onlar yargı karşısına çıkarak hesap verecekler. Siz bu talimatları bu güvenlik güçlerine verirken tam olarak ne dediniz, bunu bir savcının, hakimin sorması lazım. Bakın burada sivil insanlar öldürülmüş, orada silahlı militan gruplar da yok. Orada bu sivil insanlar nasıl öldürülmüş? Bunu araştırdınız mı diye sorması lazım yargının. Ama o günler ancak bu iktidardan sonraki günlerde ve dönemlerde olacak.”

Demirtaş’ın 3 nolu fezlekeye dair savunması son buldu. Duruşma avukatların savunmalarıyla devam ediyor…

 

Leave your comments

0
terms and condition.
  • No comments found