Salı, Mayıs 26, 2020

Platzhalter roof5

 

Arama

Langfristige Artikel

Box Link

Events


 

 PANO

 

 
 
   
   
   

  

Dersimzaza.com'dan kısa bir açıklama

Facebook'ta sitemizin ismi ile benzerlik taşıyan bazı sayfalar görülmektedir. Bu sayfaların sitemizle hiç bir ilgisi yoktur. Sitemizin www.dersimzaza.com adresi dışında internet üzerinde herhangi bir hesabı ya da sayfası bulunmamaktadır.

Kamuoyunun dikkatine sunulur.

Dersimzaza.com

 


 

Ölüm elma kokusuyla yayıldı

 

Ölüm elma kokusuyla yayıldı 

 

MA /  Naci Kaya

15 Mart 2020

 

İSTANBUL - 5 binden fazla insanın ölümüyle hafızalara kazınan Halepçe katliamını “Sessiz tanık” fotoğrafıyla dünyaya duyuran gazeteci Ramazan Öztürk, üzerinden 32 yıl geçen vahşeti, “Bir gazetenin iki satırına sığmayacak kadar büyük bir insanlık dramıydı” sözleriyle dile getirdi.
 
İnsanlık tarihine kara bir leke olarak kazınan olaylardan biri, yanı başlarında patlayan bombalar arasında annesine koşan bir çocuğun dilinden dökülen “Dayê bêhna sêva tê. (Anne elma kokusu geliyor)” sözüyle akıllara gelir Halepçe Katliamı.
 
Irak Federe Kürdistan Bölgesi’nin İran sınırı yakınlarında bulunan Halepçe kentinde 16 Mart 1988 tarihinde yaşananlar, dünya genelinde yaşanan gelen en acı katliamlardan biri oldu. İran ve Irak arasında 22 Eylül 1980’de baş gösteren savaşın sonlarına doğru Saddam Hüseyin, 1986 ile 1988 yılları arasında Kürtlere karşı Enfal Harekatı başlattı. Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK) ile Kürdistan Demokratik Partisi’nin (KDP) aralarındaki çatışmalara son verip, İran ordusunun Halepçe’ye girmesine izin vermesi üzerine Saddam Hüseyin saldırılarını Halepçe'ye yöneltti. 
 
Halepçe’de başlayan isyan üzerine Saddam Hüseyin de “Kimyasal Ali” ismiyle tanınan Korgeneral Ali Hasan al-Majid al-Tikriti'ye kimyasal bombaları kullanma talimatı verdi. 
 
Saddam Hüseyin’in emriyle havalanan Irak ordusuna bağlı uçaklar, Halepçe’yi 3 gün boyunca yoğun bombardıman altına aldı. Yapılan bombardımanda binlerce insan evlerinde, binlercesi ise panik halde koştukları sokaklarda can verdi. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) rakamlarına göre, 5 bini aşkın insanın yaşamını yitirdiği katliamda 7 binden fazla kişi yaralandı, 61 bin 200 kişi ise sakat kaldı. Hayatını kaydedenlerin çoğu elma kokusunu andıran kimyasal gazlar sonucu can verdi.
 
Bombardıman öncesinde 75 bin civarında nüfusa sahip Halepçe’den geriye yıkık bir şehir kaldı. Yol açtığı kalıcı hastalıklarla uzun yıllar etkisini sürdüren katliamın açtığı yara Kürtlerin hafızalarında hala ilk günkü kadar taze.
 
Katliamdan sonra gittiği Halepçe’yi “Sessiz tanık” fotoğrafıyla bütün dünyaya duyuran gazeteci Ramazan Öztürk, aradan geçen bunca yılın zihninden silemediklerini anlattı.
 
‘TÜYLER ÜRPETEN GÖRÜNTÜLER’
 
Katliam haberini duyar duymaz İran üzerinden helikopterle Halepçe’ye gittiğini ve kente varırken bombardımanın halen devam ettiğini dile getiren Öztürk, Halepçe’yi kuşbakışı görebilecek bir yerde helikopterden indiklerinde karşılarında tüyler ürperten bir görüntünün belirdiğini ifade etti.
 
Öztürk, “Etrafta koca koca bomba kapsülleri vardı. Atılan bombalarının açtığı çukurlarda ölmüş ve can çekişen hayvanlar vardı. Can çekişen hayvanların acı dolu sesleri tüyler ürperticiydi. Atılan kimyasal gazların bir ağırlığıyla kentin üzerine sis bulutu çökmüştü. Orada o manzarayı gördüğünüzde kent meydanında ne ile karşılaşacağımızı tahmin edebiliyorduk” diye belirtti.
 
TUHAF BİR ÖLÜM SESSİZLİĞİ…
 
Kentlerin bir uğultusu olduğunu, fakat Halepçe’ye vardıklarında korkunç bir sessizlikle karşılaştıklarını dile getiren Öztürk, tanıklıklarını şu sözlerle anlattı: “Tuhaf bir ölüm sessizliği… Bahar olmasına rağmen bir kuş sesi dahi yoktu. Daha önce İran ve Irak arasında gerçekleşen savaşı takip ediyordum ama ilk kez kimyasal silahların kullanıldığı bir kente giriyordum. Bilmeyen bombardıman olmuş ve bütün evler yıkılmış sanır ama evlerin çoğunluğu yıkılmamıştı. Sokakların her yerinde yaşamını yitirmiş insanların cenazesi ve çok tuhaf bir koku vardı. Kullanılan kimyasal gazlardan dolayı cenazelerin derileri kabarmış, halen yaşayan insanlar sinir gazının etkisinden dolayı ölmüş gibi görünüyorlardı. Sofra başında saldırıya yakalanan annelerin çocuklarını koruma güdüsüyle sarılma görüntüleri çok etkileyiciydi. Tüm bunlar ve bombardıman sırasında can havliyle bir düzlükte toplanan binlerce insanın yaşamını yitirmesiyle katliamın ne kadar vahice yapıldığı görüyordunuz.” 
 
‘NE ÇEKSEM VAHŞETİ ANLATMAYA YETMEYECEKTİ’
 
Tanık olduğu bu vahşet karşısında bir yandan gözyaşları dökerken, bir yandan da katliamı kamuoyuna duyurma çabasına giren Öztürk, “Ne çekersem çekeyim, ne yazarsam yazayım bu vahşeti anlatmaya yetmeyecekti. Çünkü bu katliam bir gazetenin iki satıra sığmayacak kadar büyük bir insanlık dramıydı” ifadelerini kullandı. 
 
KATLİAMIN ‘SESSİZ TANIK’I
 
Katliamı bütün dünyaya duyurma sorumluluğuyla sokaklarda dolaşırken bir babanın kucağındaki bebeği gördüğünü anlatan Öztürk, baba ve oğlunun ölümlerinin yaşanan vahşeti gözler önüne sermeye yettiğini ifade etti. 
 
Öztürk, “Sessiz tanık” olarak adlandırdığı bu fotoğraf karesini “Çok çarpıcıydı. Çocuğun yüzü ne kadar masumdu. Bu masumiyet kirli ve hain bir savaşın kurbanı olmuştu. Bu çocuk, bu savaşa nasıl olurda müdahil olabilir. Babanın da ölüme giderken çocuğunu koruma çabası beni çok etkilemişti. Fotoğrafa dikkatlice bakıldığında Baba Ömer Havar’ın yaşamını yitirirken, ağırlığını çocuğu zarar görmemesi için merdiven basamağına dirseğiyle destek alıyor. O nedenle bu kare bu katliamın ‘Sessiz tanık’ı dedik. Halepçe’de gördüklerimin dışında göremediklerim var. Eğer gördüklerim bunlarsa ya görmediklerim, ya bir kareye sığdıramadıklarım acaba nasıl dramların yansımasıdır” sözleriyle dile getirdi.
 
HAVAR AİLESİNİN HİKAYESİ
 
Öztürk, Ömer Havar ve ailesine dair ise şu bilgileri verdi: “Havar çiftinin 7 tane kız çocuğu varmış. Çift hep erkek çocukları olmasını istiyormuş. Havar çiftinin son olarak ikiz erkek çocukları oluyor. Bu fotoğrafta yer alan bebekte onlardan biri. Çift, ikizlerin üzerine daha çok titriyorlar. Bombardıman başlayınca Ömer Havar ikizlerden birini alıp, evinin aşağısında olan bir tanıdığının evine doğru koşuyor. Tam ulaşmak istediği evin önündeki basamağın önünde kimyasal gazın etkisiyle düşüyor. Geride kalan anne ve diğer çocukları ise, daha evden çıkmadan ölüyorlar. Onların damadı da gidip onları alalım derken, yaşamını yitiriyorlar.” 
 
‘KATLİAM YILLARCA AKLIMDAN HİÇ ÇIKMADI’
 
Katliamdan çok etkilendiği için yıllarca Irak Federe Kürdistan’ına gitmesine rağmen Halepçe’ye gitmediğini dile Öztürk, “Katliam yıllarca aklımdan hiç çıkmadı. Herhangi bir müziğin tınısı bile bana Halepçe’yi anımsatır ve ağlardım. Kaldıramazdım düşüncesiyle yıllarca gidemedim. Ama ne zaman ‘Kimyasal Ali’ yargılanmaya başlandı, o zaman ‘Halepçe’ye gidip bir belgesel çekip, mahkemeye de belge oluşturayım’ diyerek, 21 yıl aradan sonra gittim” dedi. 
 
Halepçe’ye bu gidişinin kendisini çok etkilediğini sözlerine ekleyen Öztürk, şöyle devam etti: “Katliamda yaşamını yitirenlerin mezarına gittiğimde çok duygulandım. 21 yıl önce sokaklarda onların ölümlerini görüyorsunuz; 21 sonra ise mezarlarının başına geliyorsunuz. Ve bunları katleden birinin duruşmasına günler sonra gidip tanık olarak katılacaksınız. Çok farklı duygular…”
 
‘HALEPÇE KÜÇÜK BİR HİROŞİMA’DIR’
 
Öztürk, bu yüzdendir ki Kürtlerin maruz kaldığı soykırımının en belirgin örneği olan Halepçe için “Küçük bir Hiroşima’dır” diyor.
 
Kürtlerin bu Halepçe katliamı belleklerine kazıyarak unutmaması gerektiğini söyleyen Öztürk, bu konuda tarihi belge hazırlayan bir konumda olan Kürt basın yayın organlarına da büyük sorumluluklar düştüğünün altını çizdi.  
Kürtlerin Halepçe katliamını belleklerine kazıyarak unutmaması gerektiğini vurgulayan Öztürk, bu anlamda bir bilinç oluşturulması gerektiğinin altını çizdi. 
 
Bu tarz katliamların unutulmaması için ise, belgeleştirilmesi  gerektiğini söyleyen Öztürk, katliamın unutulmaması konusunda Irak Federe Kürdistan Bölgesi yönetiminin yeterli duyarlılığı göstermediği eleştirisinde bulundu.
Öztürk, “Katliamın unutulması için Kürtlerin profesyonel şekilde belgeler oluşturmaları lazım. Bu anlamda tarihi belgelerin oluşturulmasında basın yayın organlarından çok yöneticilere yani siyasetçilere büyük görev düşüyor. Neden mi çünkü kültürel çalışmalara yeterli bazda maliyet ayrılmıyor. Her yöneticinin etrafında duvar örenler sadece kendi menfaatleri doğrultusunda hareket ediyor. Barzani ailesi de YNK’nin üst yönetimi de etraflarını çeviren bu çıkarcılardan kurtulmalıdır” eleştirilerinde bulundu.