Cuma, Ağustos 14, 2020

Platzhalter roof5

 

Arama

Langfristige Artikel

Box Link

Events


 

 PANO

 

 
 

 
 
   
   
   

  

Dersimzaza.com'dan kısa bir açıklama

Facebook'ta sitemizin ismi ile benzerlik taşıyan bazı sayfalar görülmektedir. Bu sayfaların sitemizle hiç bir ilgisi yoktur. Sitemizin www.dersimzaza.com adresi dışında internet üzerinde herhangi bir hesabı ya da sayfası bulunmamaktadır.

Kamuoyunun dikkatine sunulur.

Dersimzaza.com

 


 

Faşizmin kuşatmasını kıracak uzun bir yürüyüş

 

Faşizmin kuşatmasını kıracak uzun bir yürüyüş

 

Erdoğan'ın tabanının erimesini önlemek ve rejiminin geleceğini güvence altına almak için bulduğu çözüm, muhalefeti ortadan kaldırmaktır. Böylece kitleler seçeneksiz kalacak ve rejime biat edeceklerdir. Ayrıca rejim bir daha seçim derdiyle de uğraşmayacaktır. Bu anlamda; baskın seçim, muhalefetin ve seçim sisteminin tasfiyesi yolunda önemli bir adım olarak  planlanıyor. 

 

Ahmet Aydın

10 Haziran 2020

 

HDP Milletvekilleri Leyla Güven ve Musa Farisoğulları ve CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun milletvekillikleri faşist şefin emriyle düşürüldü. Her üç milletvekili de tutuklandı. Berberoğlu salgın dolayısıla izinli olarak bırakılsa da, nihayetinde cezaevine tekrar girecek. Leyla Güven ise daha önce cezavinde kaldığı süre göz önüne alınıp tahiye edildi. Vekilliklerin düşürülmesi operasyonunun, organize ve belli bir plan dahilinde yapıldığını, Erdoğan'ın iktidar ortakları Perinçek ve Bahçeli'nin açıklamalarından anlıyoruz.

 

Faşist rejimin öncelikli hedef haline getirdiği HDP'ye karşı, TV, yazılı basın ve sosyal medyada yoğun bir düşmanlaştırıcı propaganda kampanyası yürütülmektedir. Hergün HDP üyeleri ve diğer Kürtler, evleri basılarak göz altına alınıyorlar ve tutuklanıyorlar. HDP'ye yönelik saldırıları sadece olası bir baskın seçime yönelik hazırlık ya da faşist blokun iddia ettiği gibi; ''PKK'ni siyasal ayağının tasfiye edilmesi'' olarak görmemeliyiz. Bu saldırılarılar elbette güncel boyutu ile, olası bir baskın seçim hazırlığıyla ilişkilidir. Ancak, genel planda bu saldırılar faşist rejimin Kürt halkına karşı yürüttüğü soykırım konseptine dahildir. Nitekim sadece HDP'ye karşı değil, genel olarak Kürt halkına karşı fiziki ve psikolojik saldırılar yoğunlaştırılmış durumdadır. Kürt Mervani Devleti'ne başkentlik yapmış olan ve bu devletin tarihsel-kültürel mirasını barındıran Hasankeyf, sadece sular altında bırakılmadı, dinamitlenerek imha edildi ve dışarda kalan kısmının üstüne beton döküldü. Cezaevleri adeta Kürtler için Nazi toplama kamplarına dönüştürülmüştür. Polisin işkencesi artık evlere taşmıştır ve kadın-erkek, yaşlı-genç ayrımı yapılmadan insanlara işkence yapılmaktadır. Kürt kadın derneklerine, kütüphanelerine, kültür kurumlarına ve mezarlıklarına yönelik insanlık dışı saldırılar da sürmektedir. Mecliste Dersim ve Kürdistan kelimelerinin kullanımı yasaklanırken, sokaklarda insanlar Kütçe müzik dinledikleri için katledilmektedirler. Bütün bu uygulamaların planlı ve belli bir hedefe yönelik olmadığını söylemmek mümkün müdür?

 

Açıktır ki, Kürdistan coğrafyasında Kürt ulusunun tarihsel ve kültürel mirasının maddi izlerinin silinmesine ve bu değerlerin canlı taşıyıcılarının yok edilmesine yönelik bir plan uygulanıyor. Bu plan ve saldırıları konseptini ancak 9 Kasım 1938 tarihinde, Nazi milis kuvveti S.A.'nın yönlendirdiği çetelerce yüze yakın Yahudi'nin öldürülüp yüzlercesinin yaralandığı ve yüzlerce Sinagog, ev ve iş yerinin yakıldığı ''Kristal Gece'' saldırılarıyla başlayan Nazi planı ve konseptiyle kıyaslayabiliriz. Çünkü Nazilerin amacı da, öncelikle Yahudilerin Almanyadaki maddi-kültürel izlerini silmekti. Sinagoglar, iş yerleri ve evler bunun için hedeflenmişti. Naziler bu saldırılarla Yahudilere, ''Size Almanya'da barınma hakkı tanımıyoruz'' mesajını veriyorlardı. Daha sonra; 1941 yılında, Almanlardan ayırmak için, Yahudilerin Davud Yıldızı takmaları zorunlu hale getirildi. Böylece Yahudiler, Alman toplumundan izole edilerek yalnızlaştırıldılar ve soykırım politikaları için kolay hedef haline getirildiler. HDP'nin diğer partilerden izola edilmeye çalışılması ve HDP kitlesinin açık hedef haline getirilmesi çabalarını, aynı zamanda bu konsept çerçevesinde değerlendirmeliyiz. Bugün HDP'nin toplumdan izole edilmesini hedefleyen plan, yarın, aynı gerekçelerle, daha yoğun bir biçimde kimliğini ve kültürel değerlerini koruyan tüm Kürtlere yöneltilebilir.

 

Tarihten bir hatırlatma daha yapmak gerekiyor: Tarihiçler sonradan Yahudilere karşı organize saldırıların gerçekleştirildiği Kristal Gece'yi ''soykırımın açılış sahnesi'' olarak nitelendirseler de, o zaman; Yahudiler dahil, hiç kimse, yaklaşık üç yıl sonra başlayacak olan Holokost'u aklından bile geçirmiyordu.

 

Kuşkusuz, bugünün Kürtleri 1930'lu - 40'lı yılların Yahudilerine benzemezler. Kürtler kendilerini savunma cesaretine ve gücüne sahiptirler. Faşizmin bu tür bir saldırsını ona pahalıya ödeteceklerni de biliyoruz. Fakat esas mesele, sorunu bu düzeye ulaştırmamaktır.

 

Nazi partisi, dışarda yürüteceği emperyalist paylaşım savaşı öncesinde, öncelikle ulusal pazarını tam olarak kontrol altına almak ve tekelci-mali sermayenin emperyalist savaşını aktif bir şekilde yürütücek homojen bir ulusal yapı oluşturmak için; Almanya'daki Yahudi varlığını yok etmek durumundaydı. Bugün AKP-MHP faşist rejimi de ''Yeni Osmanlı imparatorluğu'nun kurulması'' hedefiyle hareket etmekte ve bu anlayışla Suriye'de Irak'ta, Libya'da emperyalist emellerle işgal savaşları yürütmektedir. Dışarda yeni pazarlar ve topraklar peşinde koşan bu emperyalist eğlimli rejim, doğası gereği, içerdeki her türlü ulusal-yönetsel hak talebini, düşmanca ve yok edilmesi gereken bir tehdit olarak görüyor. Hatta, Kürtler bir hak talep etmeyip, sadece kendi kimliklerini, dillerini ve kültürlerini korusalar bile, faşist rejim açısında aynı derecede tehdit olarak görülürler. Tıpkı, Nazilerin sadece kendi kültürel değerleri ile sosyal yaşamlarını sürdüren Yahudileri yok edilmesi gereken bir iç tehdit olarak görmeleri gibi. Çünkü faşist rejimler için, homjen bir ulusal bütünlük mutlak bir gerekliliktir. İşte bu nedenle, HDP ve Kürt düşmanlığı aynı zamanda var olan faşisit blokun siyasal ve ideolojik hattının ve uzlaşma zeminin önemli bir bilşenidir. Şoven-ırkçı ideolojiye dayanan bu düşmanlık, aynı zamanda faşist blokun kitlesel tabanın konsolide edilmesinde oldukça önemli bir işleve sahiptir.

 

Faşist rejim Kürt halkına karşı olmadığını sadece ''terörle arasına mesafe koymayanlara karşı mücadele ettiğini'' iddia etmektedir. Halbuki, yukarda belirttiğimiz gibi, coğrafyamızda Kürtlük adına ne varsa İŞİD vari bir tarzda yok ediliyor. Afrin'de ve Rojava'nın işgal edilen diğer kesimlerinde Kürt nüfusu katledilerek ya da göç ettirilerek, yerlerine Araplar ve cihadçı çeteler yerleştiriliyor. Tartışmasız, bu açık bir etnik temizlik uygulamasıdır. Türk devleti bu saatten sonra kimseyi, Kürt ulusuna düşman olmadığına inandıramaz. Şark Islahat Planı'ndan, Tunceli Kanunu'na oradan da Çöktürme Planı'na kadar, tüm kanun ve planların hedefi Kürt ulusunu soykırıma uğratmaktır.

 

Faşizmin Kürt düşmanlığı sadece Kürde düşmalık değildir

 

Faşizm halkın seçtiği vekillerin vekilliğini düşürerek, tutukluyor. Seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyum atıyor, belediye eşbaşkanlarını tutukluyor. Bu saldırılarla fiilen Kürtlerin seçme ve seçilme hakkını elinden aldığını ilan ediyor. Aslında Erdoğan, tüm yurttaşların bu temel demokratik hakkını ellerinden almak, emirle ve tamamen kendisi tarafından atanmış memurlar eliyle ülkeyi yönetmek istiyor. Bu niyetini, sadece Kürt halkının seçim iradesini hiçe sayarak değil, 31 Mart 2019 İstanbul yerel seçimlerini iptal ederek açıkça gösterdi. Fakat rejimin gücü, bir anda ve tümden bu emelini gerçekleştirmeye yetmiyor. Nitekim, İstanbul'da halkın direnişi sonucu seçmen iradesini tanımak zorunda kaldı. Yine de, Erdoğan'ın fiilen ve büyük ölçüde hedefine ulaştığını da kabul etmek zorundayız.

 

Faşist rejim şimdi halkın ve muhalefetin farklı kesimlerini parça parça hedefleyerek etkisizleştirmek, böylece birleşik ve güçlü bir muhalefet cephesiyle karşı karşıya kalmadan satratejisini nihayi hedefine ulaştırmak istiyor. Önce zayıf halka olarak gördüğü Kürtleri diğer demokratik muhalfet güçlerinden kopartarak yalnızlaştırmak ve şiddetle ezmeye çalışıyor. Türkiye demokrasi güçlerini ''Biz terörle mücadele ediyoruz, siz Türk milliyetçisiyseniz devletinizin yanında durun, HDP'yi desteklemeyin. HDP'yi desteklerseniz sizi de terörist ilan edip linç ettiririz ya da tutuklarız'' tehditiyle, HDP'den uzak tutumaya çalışıyor. Diğer yandan, satın aldığı Kürt işbirlikçileri eliyle ve bazı saf Kürtlerin yardımıyla, Kürtler arasında ''HDP Kürt partisi değildir. Kürtlerin Türk solcularıyla ya da demoratlarıyla ne işi var, biz kendi coğrafyamıza çekilelim'' propagandası yaptırarak, HDPyi yalnızlaştırarak tasfiye etme stratejisine, Kürt kesiminden destek sağlamaya çalışıyor. Faşist rejim öncelikli hedefi, HDP'yi etkisizleştirmek ve tasfiye etmektir. HDP tasfiye edilebilirse, demokrasi cephesinin diğer kesimlerinin ezilmesi oldukça kolaylaşacaktır. Çünkü HDP, 7 Haziran ve 31 Mart ve 23 Haziran seçimlerindeki duruşu, genel anlamda faşizime karşı kitlesel demokrasi mücadelesi içindeki konumundan anlaşılacağı üzere, faşizmin gelişmesinin ve kurumsallaşmasının önündeki en büyük engellerden birisidir. Faşist rejim planlarını uygulayabilirse ve demokratik muhalefeti tümden ezebilirse, bu durumda Erdoğan rejimi, İtalyan ve Alman faşizmlerinin ulaştığı mutlak iktidar düzeyine ulaşmış olacaktır.

 

Dolyayısıyla Kürt düşmanlığı, sadece Kürde düşmanlık değildir, tüm farklı olanlara, hak ve özgürlük talep edenlere karşı düşmanlıktır.

 

 

AKP-MHP rejimi neden baskın seçim istiyor?

 

Kuşkusuz; HDP, diğer muhalefet güçleri ve Kürt halkına karşı yürütülen saldırıların, bir de rejimin sürdürülmesiyle ilgili güncel bir boyutu vardır. Bu boyut gündemde olan baskın seçimle ilişklidir.

 

AKP, 2001 ekonomik krizi koşulları ile kendi iktidarının özellikle ilk on yılının ekonomik performansının kıyaslanmasıyla oluşturulan bir ekonomik başarı hikayesi üretmişti. Uzun bir süre kitleler içnde etkili bir propaganda malzemesi olarak kullanılan bu başarı hikayesi, son ekonomik krizle birlikte çöktü. AKP'nin yürütütğü ekonomi politikaları ve sürdürdüğü sermaye birikim modeli, ülkeyi dış borç bataklığına ve ekonomik çöküşe sürükledi. İktidarın rant zincirinden beslenen bir kesim dışında, halk büyük bir yoksulluk içinde yaşıyor. Pandemi ile birlikte Türkiye'deki işsizlerin sayısı 13 milyonu aştı. CHP'li belediyelerin sosyal dayanışma ve yardımlaşma faaliyetleri olmasaydı, intiharlar artardı ve pek çok insan açlıktan ölebilirdi.

 

7 Haziran 2015 genel seçimi ve 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde muhalefetin gösterdiği başrıyla, AKP'nin ''sandık zaferi-milli irade'' efsanesi de büyük bir yara aldı. Sonuç olarak, ekonomik ve siyasal kriz, AKP kitlesinin erimesine yol açmaktadır. Bunun bir sonucu olarak, bu partinin bünyesinden iki yeni parti çıkmıştır.

 

Önümüzdeki yıllarda ekonomik krizin aşılmasına dair ortada umut veren bir atmosfer bulumuyor. Çünkü, rejim politikalarını aynen sürdürmekte ısrarlıdır. Dış borçlar çevrilemez bir duruma gelemek üzeredir. Öte yandan yatırımcıların duyduğu güvensizlik nedeniyle dışardan sermaye akışı durduğu gibi, sermayenin kaçışı hızla sürmektedir. Bu umutsuz durumu kuşkusuz iktidar da görüyor ve tabanındaki erimenin de süreceğini biliyor.

 

CHP'li büyük şehir belediyeleri bu süreçte tüm engellemelere rağmen başarılı çalışmalar yürüttüler. AKP'ni bu bölgelerde bir daha seçim kazanması zor görünüyor. Özellikle, AKP bünyesinden çıkan iki yeni parti, rejimin kitlesel tabanın zayıflatılması noktasında ciddi bir potansiyele sahiptirler. Bu gelişmeler karşısında, Erdoğan ve ortakları, iktidarılarını südürememe korkusuna kapılmışlardır. Gün geçtikçe bu korkunun büyüdüğü görülmektedir. Rejimin diğer bir korkusu da, Kasım ayı içinde ABD'de yapılacak başkanlık seçimlerini demokratların adaynın kazanmasıdır. Böylesi bir durum, ABD'nin Erdoğan rejimine karşı politikalarında önemli bir değişime yol açabilir ve bu da rejimi daha büyük bir sıkıntıya sokabilir.

 

İşte Erdoğan bu sıkışıklığı aşmak için bir baskın seçim planlıyor. Ancak unutmayalım ki, Erdoğan bir demokratik seçim değil, kendi rejimine meşruiyet kazandıracak hileli bir plebisit organize etmeye çalışıyor. Dolayısıyla ''Tabanının eridiği koşullarda seçime neden gitsin?'' Sorusu anlamsızdır. Çünkü, Erdoğan'ın amacı zaten tanbanındaki erimeyi durdurmaktır. Üstelik, Erdoğan'ın kitlelerin özgür iradesini sandığa yansıtmak gibi bir amacı da yoktur. O, operasyonla sandıktan istediği bir sonucu çıkartmak istiyor. Bu nedenle; bir yandan muhalefeti hırpalayarak etkisizleştirmek; diğer yandan kendisine uygun bir seçim kanunu çıkartmaya çalışıyor. Dahası kendisinden kopan partilerin örgütlenmesine ve büyümelerine zaman tanımadan, bir seçime gitmek istiyor. Çünkü; büyük olasılıkla bu partiler, zaman içinde AKP tabanından giderek büyüyen parçalar koparacaklardır. Erdoğan muhalefetin önemli bir kesiminin sindirildiği, bir kesiminin de hazırlıksız yakanaldığı bir seçimde ''zafer'' kazanabilir. Bunu sağlayabilirse, hem yeni partilerin gelişmesini önlemiş olacaktır, hem de yenilginin verdiği umutsuzlukla boğuşan diğer muhalefet partilerini daha kolay tasfiye edecektir.  Kısacası, Erdoğan'ın tabanının erimesini önlemek ve rejiminin geleceğini güvence altına almak için bulduğu çözüm, muhalefeti ortadan kaldırmaktır. Böylece kitleler seçeneksiz kalacak ve rejime biat edeceklerdir. Ayrıca rejim bir daha seçim derdiyle de uğraşmayacaktır. Bu anlamda; baskın seçim, muhalefetin ve seçim sisteminin tasfiyesi yolunda önemli bir adım olarak  planlanıyor. Önce, fiziki ve psikolojik savaş operasyonlarıyla muhalefet sindirilecek, seçimle muhalefetin meşuriyeti büyük ölçüde zayıflatılacak, ardından sürdürülen baskı, şiddet, tutuklama uygulamalarıyla tümden tasfiye edilecek. Görülen plan budur. Erdoğan planını uygulayabilecek koşulları oluşturamazsa; elbette bir baskın seçim dayatmayacaktır.

 

Faşizmin uygulamalarına karşı devrimci-demokratik güçlerin eylemliliği

 

Elbette bütün bu yukarıda belirtilenler faşizmin planları ve emelleri. Bu tür planlar yapmak ve emeller beslemek ayrı, onları hayata geçirmek ayrı bir meseledir. Çünkü faşisit rejimin karşısında halk muhalefetinin de planları, istekleri ve bir gücü vardır. Halk muhalefetinin iktidarın planlarını bozup onu yenilgiye uğrattığı durumlar çokça görülmüştür. Rejim, HDP'yi kapatarak onun idolojik-politik hattını ve sosyal-siyasal gücünü yok edebileceğini düşünüyor. Halbuki, bu zeminden çıkan pek çok yasal parti kapatıldığı halde, bu güç yok edilemedi. Çünkü bu hat halka dayanıyor ve gücünü halktan alıyor.

 

Kuşkusuz bugün halk muhalefetin önünde zorlu bir görev durmaktadır. Bu görev, faşizmin kurumsalşamasını engellemek ve onu yenilgiye uğratmaktır. Bu görev zordur, ama başarılamaz değildir. Geniş bir anti faşist, demokratik halk ittifakıyla bu görevi yerine getirmek mümkündür. Geniş ve demokratik bir cephe, tek tek partilerin yarın ne kazanacağından çok, faşizmin kaybetmesiyle bir bütün olarak halkın ne kazanacağını önemseyen bir anlayışla oluştutulabilir. Yukarıda belirtiğimiz gibi, faşist rejim derin bir ekonomik ve siyasi krizle karşı karşıyadır. Bu rejim henüz kurumsallaşmasını tamamlayamamıştır. İktidar bloku içindeki klikler arasında, ne zaman patlayacağı bellli olmayan ciddi çelişki ve çatışmalar vardır. Bugünkü durumuyla güdükleşmiş bir faşist rejimle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

 

HDP son saldırılar karşısında, faşizme karşı Edirne ve Hakkari'den başlayan ve Ankara'da bitecek uzun yürüyüşler başlatacağını açıkladı. Bu doğru bir adımdır. Faşizme karşı mücadeleyi meclis ve seçim zeminiyle birlikte, kitlesel bir tarzda sokağa taşırmak bir zorunlukuktur. Elbette devrimci-demokratik muhalefet her zaman ilkesel bir meşruiyet hattını gözetecektir, ancak provokasyonlar olabilir korkusuyla fasif kalmak, faşizmi azdırmaktan başka bir işe yaramaz. Faşizmin her uygulaması aslında provokatiftir. Ve muhalefet hiç bir eylem gerçekleştirmese de, faşizm istediği yerde ve istediği zamanda provokasyona başvurabilir. Faşizmin provokasyonları meşruiyet zemininde gelştirilecek aktif ve yaratıcı direnişlerle boşa çıkarılabilir.

 

HDP bu yürüyüşleri ve kitlesel eylemleri, bir partinin eylemlerinden öte, işçi sınıfının, işsizlerin, iflas eden esnafın, KHK'lıların, cinsiyet ayrımcılığına uğrayan kadınların, toprakları tekellere peşkeş çekilen köylülerin ve gençliğin taleplerini haykırdıkları ve faşizme dur dedikleri halk eylemliklerine dönüştürebilmelidir.