Perşembe, Ekim 01, 2020

Platzhalter roof5

 

Arama

Langfristige Artikel

Box Link

Events


 

 PANO

 

 
 

 
 
   
   
   

  

Dersimzaza.com'dan kısa bir açıklama

Facebook'ta sitemizin ismi ile benzerlik taşıyan bazı sayfalar görülmektedir. Bu sayfaların sitemizle hiç bir ilgisi yoktur. Sitemizin www.dersimzaza.com adresi dışında internet üzerinde herhangi bir hesabı ya da sayfası bulunmamaktadır.

Kamuoyunun dikkatine sunulur.

Dersimzaza.com

 


 

Türk ulusal kimliğinin altı da üstü de sizin olsun, ancak bizi bulaştırmayın

Türk ulusal kimliğinin altı da üstü de sizin olsun, ancak bizi bulaştırmayın

 

 

Ahmet Aydın

10 Ağustos 2020

 

Cumhuriyet Gazetesi yazarı, Perinçek tayfasından Mehmet Ali Güller, Enver Aysever'in Selahattin Demirtaş'la yaptığı röportaj1 üzerine ''Alt kimlik - üst kimlik''2 başlıklı bir yazı yazdı. Yazıda söylenen yeni bir şey yok, sadece Kemalist cenahın yüz yıldır adeta doğma tarzında tekrarladığı ideolojik söylem yinelenmiş. O kadar basit bir tekrar ki, geleneksel olarak Kürt ulusal hareketlerine karşı kullanılan ''emperyalizm işbirlikçiliği'' suçlaması bile, Selahattin Demirtaş şahsında aynen kullanılmış.

 

Yüz yıllık kanlı bir pratik ve bugün seküler-dinci ve Türk -Kürt şeklinde bölünmüş bir sosyal yapı ile karşı karşıyayken ve üstelik Kemalist cumhuriyetten geriye din-şovenizm ve militarizmden başka bir şey kalmamışken, resmi ideolojinin hiç bir eleştiriye tabi tutulmadan hatta üstüne yeni bir şey eklenmeden savunulması durumu, ancak siyasal yobazlıkla açıklanabilir.

 

M. Ali Güller'in asıl derdine ve Kemalist hereketin Kürt ulusal sorunu ile ilgili ideolojik-siyasal çizgisine kısaca değinmeden önce, biraz gecikmeli de olsa, onun Selahattin Demirtaş ve HDP ile ilgili bazı asılsız idida ve suçlamalarına değinmek gerekiyor. Kuşkusuz, imakanı olursa Demirtaş bu iddia ve suçlamalara daha somut ve kapsamlı cevaplar verebilir. Ancak biz de sürecin tanığıyız ve söz konusu yazıda yapılan çarpıtmalar karşısında sesiz kalmak, bir anlamda haksızlığa ortak olmak anlamına gelirdi.

 

1- Selahattin Demirtaş ''AKP’nin iktidarını sürdürmesine kaç seçim harç taşımış kişi...'' midir? Mehmet Ali Güller'in iddiası bu. Gerçeğe bakalım:

 

Demirtaş 22 Haziran 2014'te Figen Yüksekdağ ile birlikte HDP Eşbaşkanlığına seçildi. Aynı yıl yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde partisi tarafından aday gösterildi. HDP, Demirtaş ve Yüksekdağ başkanlığında, 7 Haziran 2015 Genel Seçimi'ne katıldı. Yaklaşık % 13 oy aldı ve milletvekili sayısı açısından meclisteki üçüncü büyük parti oldu. HDP'nin seçim başarısıyla, AKP mecliste tek başına hükümet kurma çoğunluğunu yitirdi. Bu sonucu kabullenmeyen Erdoğan-AKP iktidarı; MHP ve Ergenekon ittifakıyla Kürtlere karşı savaş ilan etti ve bu olağanüstü dönemde yeniden yapılan 1 Kasım seçiminde HDP yine barajı aşarak yeniden 3. büyük parti oldu. Erdoğan belki 1 Kasım seçiminde yeniden hükümet kuracak çoğunluğu elde etti, ancak bu sonuca ulaşmak için yaptığı manevralar ve harcadığı emek, onu zayıflattı ve stratejik planlarının uygulanmasını geciktirdi. 31 Mart ve 23 Haziran 2019 yerel seçimlerinde de, HDP seçmeni Demirtaş'ın da katkısıyla muhalefet adaylarını destekledi ve AKP'nin kaybetmesini sağladı. Kısacası HDP; özellikle Demirtaş'ın eşbaşkan olduğu dönemde, AKP'yi durduran ve gerileten bir parti konumdadır. Hatta, AKP rejimine karşı gerçek anlamda muhalafet yürüten Demirtaş ve HDP olmuştur.

 

Gerçeklik budur. Peki gerçeklik bu kadar açıkken, yazarın böylesine absürd iddialar ileri sürmesinin nedeni ne olabilir? Bu dezinformasiyon ve karalama çabası ancak, HDP ve Demirtarş'a karşı son süreçte yoğun olarak yürütülen yalnızlaştırma ve tasfiye saldırılarına ortaklıkla açıklanabilir.

 

2- Demirtaş 2010 referandumunda “evet artı boykot eşittir çözüm” diyerek AKP'ye ''dolaylı'' destek mi vermiş?

 

HDP, 2010 referandumunda boykot tavrını benimsedi. Demirtaş bu tavırlarının gerekçesini şöyle açılıyor: ''2010 referandumunda partim boykot kararı aldı. ‘Evet’, ‘hayır’ demedik. Değişikliğe itirazımız vardı”3 Demirtaş devamında, AKP'nin Öcalan aracılığıyla kendilerine referandumda ''Evet'' oyu kullanmaları yönünde baskı yaptığını da açıklıyor:

 

Bu dönemde Abdullah Öcalan’ın el yazısıyla İmralı’dan yazı getirdiler. Bakan’ın kendisi getirdi. Altında el yazısıyla Abdullah Öcalan yazan bir yazı. Niye? Referandumda, hem parlamentoda hem dışarıda ‘Evet’ oyu vermemiz için.''4

 

Aynı müdahalenin cumhurbaşkalığı seçiminde aday olmaması için yapıldığını dile getiriyor Demirtaş. Görülüyor ki, gerçekten, Demirtaş ve HDP'nin AKP'yi desteklemek gibi bir eğilimi olsaydı, referandumda ''Evet'' oyu verirlerdi. Anlaşılacağı gibi, boykot tavrı esas olarak eski rejimle yeni rejim arasında taraf olmama tutumundan kaynaklanıyor. Bizce doğru tavır referandumda ''Hayır'' demekti. Ancak, değiştirilmek istenen yapı ile yeni getirilen yapı arasında ciddi bir fark olmadığını da biliyoruz. Fakat soruna, tek tek mevzilerde yaşanacak değişimlerden çok, yeni bir rejim inşası açısından; başka bir ifadeyle, meseleye taktik değil stratejik açıdan bakılmalıydı. HDP bu noktada yetersiz kalmıştır. Bu konuda şu değerlendirmeyi yapabiliriz:, HDP'nin 2010 Referandumu'nda, AKP'yi desteklemek gibi bir yaklaşımı yoktur. Ancak AKP'nin stratejik yönelimi de doğru değerlendirilmemiştir.

 

3- Demirtaş ''hem solculuk deyip hem de ABD’yle işbirliği'' mi yapıyor?

 

''ABD ile işbirliği'' sol-sosyalist kesimler açısından ciddi bir suçlamadır. Ciddi ve kendisine saygısı olan bir kişi, hele hele aydın diye ortaya çıkıyorsa, iddiasını dedikodu tarzında değil, somut gerekçeleriyle ortaya koymalıdır. Güller'in bu iddiasını desteklemek için sunduğu tek ''ciddi'' veri şudur:

 

''Bir söyleşide bu kadar solculuk, sosyalizm kelimeleri kullanan birinin bir kere bile ABD emperyalizmini ağzına almaması nasıl mümkün olabiliyor...''

 

Tek kelimeyle gülünç bir durum. Bu satırlar aslında, Güller ve Perinçekgillerin ''anti emperyalizm'' söylemlerinin ne kadar ciddiyetsiz ve sahte olduğunu gösteriyor. Bizim ''saf'' Demirtaş nerden bilecek bu hokkabaz numaralarını. Halbuki, röpotajın bir yerine ''Kahrolsun ABD emperyalizmi'' sloganını sıkıştırsaydı paçayı kurtarıp, sosyalist, solcu olacaktı. İşin doğrusu, Demirtaş sözkonusu röpotajda, ABD emperyalizmi karşıtlığından daha ileri şeyler söylüyor. Demirtaş, genel olarak kapitalizme ve tekelci kapitalizm aşamasının bir evresinde uygulanan neoliberal politikalara karşı net bir duruş ortaya koyuyor. Şöyle diyor Demirtaş:

 

''Gerek Türkiye’nin gerekse tüm dünya halklarının başındaki en büyük bela kapitalizmdir. Bugün yoksulluğun, işsizliğin, açlığın, sefaletin, doğa kıyımının, savaşların ve sömürünün en büyük sebebi neo-liberal kapitalist sistemdir. Kapitalizmin biricik panzehiri ise sosyalizmdir.''5

 

Dahası HDP parti programında, partinin emperyalizm karşısındaki tutumu net olarak ortaya konulmuştur. HDP programında bu tutum şöyle ifade edilmiştir:

 

''Partimizin başlıca uluslararası amacı, savaşsız, sömürüsüz, halkların eşitliğine dayalı yeni ve özgür bir dünya kurulmasıdır. Partimiz, bu amaç doğrultusunda, emperyalizmin halklarımız, Ortadoğu, Kafkasya, Balkan ve tüm dünya halkları üzerindeki egemenlik ve baskı politikalarına; emperyalist askeri, ekonomik ve siyasi anlaşmalara, askeri üslere ve kurumlara karşı mücadeleyi öncelikli görevi olarak kabul eder.''6

 

Görüldüğü gibi, HDP, bu hokkabazların lafızi olarak kullandıkları ABD emperyalizmi karşıtlığından öte, genel olarak emperyalizme ve elbette emperyalist-kapitalist sistemin hegemon gücü olan ABD emperyalizmine karşıdır.

 

Pratik olarak iktidardan ve düzenden yana olanlar, bu pratiği kamuyondan gizlemek için sahte bir solculuk-sosyalistllik maskesine ihtiyaç duyuyorlar. Bu maskeyi de lafızi olarak marksist literatürü kullanarak oluşturuyorlar. Tıpkı siyasal İslamcıların, ne kadar iyi müslüman ve dinadar olduklarını dışa göstermek için sürekli ''Allahu Ekber'' diye bağırmaları gibi, bunlar da solculuklarını; sürekli ''ABD emperyalizmi'' karşıtı söylem kullanarak göstermeye çalışıyorlar. Üstelik, bu kesimler pratik olarak emperyalizm olgusunu neredeyse sadece ABD ile sınırlamak çabası içindendirler.

 

Diğer yandan emperyalizm karşıtlığı argümanı, bir dış düşmana ihtiyaç duyan iktidarlar ve faşist hareketler tarafından her dönem istismar edilmiştir. İki emperyalist paylaşım savaşı arasındaki dönemde, faşist hareketler, kendilerinin ve hizmet ettikleri yerli tekelci büyük sermayenin emperyalist ideoloji ve politikalarını gizlemek için, emperyalizm karşıtlığı argümanını sık sık kullanmışlardı. Onlar da, sözde emperyalizme karşıydılar, halbuki bizzat kendileri başka ülkeleri işgal edip sömürgeleştirmek ve halkları boyunduruk altına alıp, dünyaya hükmetmek için yanıp tutuşuyorlardı. Ülkelerinin savaşta emperyalist devletler tarafından mağdur edildiğini, bu mağduriyeti tersine çevirmek için silahlanıp, emperyalistlerle savaşamak gerektiğini söylüyorlardı. Böylece, kendi emperyalist savaş politikalarını ''ulusal mağduriyet'' maskesi altında gizliyorlardı. Onlara göre diğer ülkelerin tekelci sermayesi emperyalistti, ancak kendi ülkelerinin tekelci sermayesi vatanlarını koruyordu ve uluslarının geleceğini güvence altına almak için savaşıyordu. Benzer bir tarz ve propagandanın, bugünkü AKP iktidarı ve ittifak güçleri tarafından kullanıldığını rahatlıkla tespit edebiliyoruz. AKP-MHP iktidarı Suriye'de, Güney Kürdistan'da, Irak'ta ve Libya'da emperyalist-işgalci emelerle savaşlar yürütürken, faşist kesimler bu savaşların niteliğini, ''emperyalizme karşı mücadele, vatan savunması ya da mazlum halklara yardım'' propagandasıyla gizliyorlar. Ya da oluşturdukları rantçı ekonomik modelin çöküşünün sorumluluğunu dış güçlere yükleyerek, talan ve soygunlarını gizlemeye çalışıyorlar.

 

Demirtaş'ın ABD ile işbirliği içinde olması için, onun ABD'nin bölgesel ve uluslararsı politika ve uygulamalarına ideolojik-politik ve pratik olarak destek vermesi ve aynı doğrultuda çalışması gerekirdi. Biz, Demirtaş'ın ve HDP'nin böyle bir eğilimini ve pratiğini görmedik. Aksine HDP ve Demirtaş'ın her zaman emekçilerden ve ezilen halklardan yana tavır aldığının tanığıyız. Fakat, Türk şovenleri, Kürt siyasetçilerinin ve siyasi örgütlerinin Batılı devletlerle kurduğu tüm ilşkileri, geliştirdiği her diyaloğu ''işbirlikçilk'' olarak nitelendiriyorlar. ABD ya da Avrupa ülkelerinin büyükelçileri Demirtaş'la ya da HDP ile görüştüğünde; bu hemen işbirlikçilik suçlamasıyla karşılanıyor. Elbette bu tür suçlamalar, Kürt sisyasetçileri ve örgütleri tarafından ciddiye alınmamaktadır.

 

Kürt ulusu, uluslararsı ilişkilerde ciddi olarak dikkate alınan ve hesaba katılan büyük bir ulustur. Doğal olarak, tüm devletler ve uluslararası kurumlar politikalarını ve tutumlarını belirlerken, Kürt siyasetçileri, aydınları ve örgütleri ile ilişki ve diyalaog kurmaktadırlar. Kürtler bu ilişkilerde, elbette demokratik-evrensel değerlere dayanan ilkelerini ve halklarının çıkarlarını esas alırlar.

 

Sonuç olarak, Güller'in ''ABD’yle işbirliği'' gibi bir iddia ve suçlama ileri sürmesi için, öncelikle HDP ve Demirtaş'ın bu yönlü ideolojik-politik ve pratik hattını somut örnekleriyle ortaya koyması gerekiyordu. Aksi yöndeki çabalar, dezinformasiyon ve kirli propaganda kategorisine dahil olur.

 

4- Bir hokkabazlık numarası ya da alt kimlik üst kimlik oyunu

 

Demirtaş ile yapılan röportajda M. Ali Güller'i özellikle rahatsız eden bir nokta vardır. Güller o noktayı şöyle açıklıyor: ''Demirtaş’ın söyledikleri içinde esas sorunlu olanı “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkese Türk denmesine karşı çıkıyor olmasıdır.''

 

Güller, Demirtaş ve diğer Kürtlerin kendilerine Türk dememelerini, onların Kürt ulusal kimliğini yok sayıp, Türk ulusal kimliğini benimsememelerini kabullenemiyor. Bir misyoner tavrı ve ısrarıyla herkesi Türk yapmaya çalışıyor. Bu zihniyetin, 12 Eylül faşizmi döneminde Diyarbakır zindanında ya da diğer işkencehanelerde Kürt gençlerine işkence ile ''Ben Türküm'' dedirtmeye çalışan zihniyetten bir farkı yoktur.

 

Güller'in ısrarla uymamızı istediği, 12 Eylül faşizminin ürünü olan 1982 Anayasası'nın vatandaşlığı tanımlayan 66. maddesi; vatandaşlık bağını - Gülerin ''üst kimlik'' dediği- Türk ulusal kimliği dolayısıyla Türk etnik kimliğiyle özdeşleştiriyor. 1982 Anayasası'nda yer alan vatandaşlık tanımı şöyledir: ''Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.'' Bütün TC yurttaşlarına bir ulusal kimlik dayatan bu madde kaynağını 1924 Anayasası'nın 88. maddesinden alıyor. Başka bir ifadeyle bu anayasa maddesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesinin ve ulusal sorunlar karşısındaki politika ve uygulamalarının bir ifadesi olarak anayasada yer alıyor.

 

T.C vatandaşlarının ulusal kimliğini tayin etmek üzere anayasaya konulmuş söz konusu madde, devletin edilgen bir tutumunu ifade eden formel bir kayıt değildir. Tersine bu madde, Kemalist rejimin, pratik olarak hayata geçirmek için büyük bir çaba gösterdiği, ideolojik-politik bir amacı ifade etmektedir.

 

1924 Anayasasını hazırlayan komisyon, hazırladığı metnin giriş/gerekçe kısmında, Türk Devleti'nin anayasasının ruhunu dolayısıyla Kemalist cumhuriyetin diğer uluslar ve etnik gruplar karşısındaki zihniyetini açık olarak ortaya koymuştur: “Devletimiz bir devleti milliyedir. Devlet, Türkten başka bir millet tanımaz.''7 Gerçekten de, Kemalist rejim bu anlayış doğrultusunda hareket etmiş, TC sınırları içindeki diğer etnik-ulusal grupların varlığını ve kimliğini yok saymış ve dahası yasaklamıştır. Kürt olmak, ''Ben Kürdüm'' demek yasaklanmıştır. Türk devleti, Kürt diye bir ulus, Kürtçe diye bir dil olmadığını ileri sürmüş; bununla kalmamış, Kürt ve Kürdistan isimlerini ve Kürtçe konuşmayı yasaklamıştır. Dahası, Türk devleti okulda, kışlada, baskı ve zor yoluyla; Türk kimliğini , Kürtlere ve diğer etnik gruplara benimsetmeye çalışmıştır.

 

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucuları ve onların yolundan gidenler, devlet eliyle yukardan aşağıya uygulanacak politikalarla baskıyla, şiddetle pek çok etnik grubu ve ulusu asimile ederek, gerektiğinde de soykırıma uğratarak TC sınırları içinde homojen, tek ve büyük bir Türk ulusu oluşturmayı hedefliyorlardı. İşte anyayasada yer alan vatandaşlık tanımı ile ilgili madde, bu zihniyetin ürünüdür. Güller bu zihniyeti ve gerçekleştirilen asimilasyon-soykırım uygulamalarını hala savunuyor ve aynı tarzada pratiğe geçirmek için uğraşıyor. O, Türkiye Cumhuriyeti'nin Türk etnisitesi dışındaki etnik grup ve ulusların asimilayonu ve hatta fiziki imahsını ''devrim'' gerkçesi altında meşrulaştırmaya çalışıyor.

 

Demirtaş ve ulusal kimliğini Kürt olarak ifade eden diğer Kürtler ise, haklı olarak, söz konusu anayasa maddesine; diğer etnik-ulusal gruplara karşı uygulanan asimilasyon ve soykırım politikalarına karşı çıkıyorlar. Onlar, zorunlu olarak TC vatandaşı olduklarını ama Türk etnisitesine ya da Türk ulusuna mensup olmadıklarını ve böylesi bir ulusal aidiyet hissi ve bilinci taşımadıklarını söylüyorlar. ''Biz Kürt ulusuna mensubuz ve Kürt ulusal kimliğine sahibiz'' diyorlar.

 

Evet, Kemalist cumhuriyetin hedefi; Kürtleri asimile edip, onların ulusal ve kültürel varlığına son vermekti. Ancak başaramadı. Kürtlerin önemli bir bölümü asimile edildi. Ancak bir bütün olarak Kürt ulusu asimile edilemedi. Aksine Kürt ulusu demografik olarak büyüdü, ulusal kimlik bilinci gelişti. Kürt ulusu; ulusal-demokratik hakları için çok yönlü mücadele yürüten kararlı bir ulusal yapıya ulaştı. Buna bağlı olarak, Kemalist cumhuriyetin TC sınırları içinde, homojen-tek ve büyük bir Türk ulusu yaratma projesi çöktü. Bu durum, ortada bir Türk ulus kalmadığı anlamına gelmez. Hayır, cumhuriyet kurulmadan önce de Türk ulusu vardı, şimdi de var. Çöken, TC sınırları içindeki tüm etnik-ulusal grupları asimile edip, tek ve büyük bir ulus inşa etme projesidir.

 

Kısacası, Kürtler ve bazı diğer etnik gruplar, kendi ulusal-etnik kimlikleri üstünde bir kimliği kabul etmiyorlar. Dolayısıyla, Güller ve onunla aynı zihniyeti paylaşanların alt kimlik-üst kimlik hikayelerinin hiç bir kıymeti harbiyesi yoktur.

4 Cumhuriyet, 14 Şubat 2018,

7 A. Şeref Gözübüyük - Zekai Sezgin; !924 anayasası Hakkında Meclis Görüşmeleri, AÜSBF Yayını, Ankara, 1957, s. 7‟den aktaran Mesut Yeğen; Yeni Anayasa Eski vatandaşlık, Liberal Düşünce, Yıl 13, Sayı 50, İlkbahar-2008, s. 58, 5. dipnot