Salı, Nisan 13, 2021

Platzhalter roof5

 

Arama

Langfristige Artikel

Box Link

Events


 

 PANO

  

   
   
   
   

  

Dersimzaza.com'dan kısa bir açıklama

Facebook'ta sitemizin ismi ile benzerlik taşıyan bazı sayfalar görülmektedir. Bu sayfaların sitemizle hiç bir ilgisi yoktur. Sitemizin www.dersimzaza.com adresi dışında internet üzerinde herhangi bir hesabı ya da sayfası bulunmamaktadır.

Kamuoyunun dikkatine sunulur.

Dersimzaza.com

 


 

Yurtseverlik iktidarın yalanlarına inanma ve iktidara biat etme mecburiyeti değildir

 

Yurtseverlik iktidarın yalanlarına inanma ve iktidara biat etme mecburiyeti değildir

 

Ahmet Aydın

20 Şubat 2021

 

Türk ordusunun Güney Kürdistan’ın Gare alanına karşı gerçekleştirdiği askeri harekat ve bu harekat sonucunda, PKK’nın elinde esir olan 13 güvenlik görevlisinin ölmesi, Türkiye’nin siyasal gündeminin birinci maddesi olmaya devam ediyor.  Harekatın sonuçları ilgili tartışmalar, zaten yüksek olan siyasal gerilimi daha da yükseltti. Güvenlik görevlilerinin katledilmesi olayını, kendi siyasal çıkarları için kullanmak isteyen siyasal iktidar, bilinçli bir şekilde kitleler içinde bir şovenist-faşist dalga ve demokratik muhalefeti boğacak toplumsal bir cinnet hali oluşturmaya çalışıyor.  

13 güvenlik görevlisinin tam olarak kimler tarafından ve nasıl katledildikleri konusu henüz tam olarak açıklığa kavuşmuş değildir. PKK ve HPG, esirlerin kesinlikle kendileri tarafından katledilmediğini açıkladılar. HPG’nin açıklamasında belirtildiğine göre, Türk ordusu mağarada kimyasal silah kullandı ve 13 esirle birlikte 6 gerilla bu gaz saldırısı sonucunda öldüler. PKK ayrıca, 1995 yılında ‘’Cenevre Konvansiyonu’’nu imzaladığını ve o günden bu yana bu çerçeveye bağlı kaldığını da açıkladı.[1] Gerçekten de, savaş esirleri konusunda, PKK’nin uluslararası savaş hukukunu ihlal eden bir eylemine rastlanmıyor. Nitekim, beş altı yıl öncesine kadar, esirlerin tümü arabulucu heyetler aracılığıyla serbest bırakılıyordu. Fakat bu son olayda, oluşan bu siyasal iradenin; herhangi bir komutan tarafından boşa düşürülmesi, özellikle çatışmaların şiddetlendiği koşullarda bazı komutanların ya da gerillaların yanlış bir yönelime girmeleri olasılığı da göz ardı edilemez.

Türk devleti ise, esirlerin bizzat gerillalar tarafından katledildiğini iddia ediyor. Fakat Türk devleti yetkililerinin bu ‘’rehine kurtarma’’ operasyonu ile ilgili açıklamaları tam bir çelişkiler yumağıdır. Örneğin: Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın mecliste yaptığı bilgilendirmede ve basına yansıyan açıklamalarda, esirlerin; 10 Şubat 2021 tarihinde bombardıman başlar başlamaz gerillalar tarafından, başlarına kurşun sıkılarak katledildikleri belirtiliyordu. Genel Kurmay Başkanı Yaşar Güler ise, 13 Şubat 2021 tarihinde esirlerin tutulduğu mağaranın çevresinin sarıldığını ve çatışmaların 14 Şubat’a kadar sürdüğünü, aynı gün mağaraya girildiğini açıkladı.[2] Türk görevlilerinin açıklamalarına göre; gerillalar, bombardımanı fark eder etmez, mağaranın saldırıya uğrama tehlikesini göz önüne alarak esirleri katletmişlerdir. Ancak burada tuhaf bir durum vardır: Gerillalar esirleri öldürdükten sonra neden üç gün boyunca mağarada beklediler? Onlar askerin mağaraya saldırabileceğini biliyorlardı. Neden yer değiştirmediler? Evet, esirleri başka bir yere taşımak zordur, ancak onların öldüğü kabul edilirse, orada korumaları gereken kimse kalmamıştı, sadece kendilerini güvene almaları gerekiyordu. Eminiz ki, o dağlarda da sığınabilecekleri pek çok mağara vardır. Açıktır ki, ortada oldukça çelişkili bir durum vardır ve bu çelişkiler yapılan resmi açıklamalar konusunda ciddi kuşkular uyandırmaktadır. Diğer yandan, bir gün boyunca mağaranın kuşatılması ve çatışmaya girilmesi sağ bile olsalar, esirlerin öldürülmesi için yeterince provokatif bir hamle değil midir? Böyle bir hamleye ya da operasyona ‘’kurtarma operasyonu’’ denilebilir mi? Değinilmesi gereken, daha pek çok çelişkili nokta vardır ancak, bu yazının konusu söz konusu bu çelişkiler değildir. Sanırız gün geçtikçe bu katliamın nasıl ve kimler tarafından gerçekleştirildiği soruları daha açık bir şekilde cevaplanacaktır. Her halükarda şunu söyleyebiliriz: Kim yaparsa yapsın, esirlerin yaşamının bilinçli olarak tehlikeye atılması ve onların katledilmesi, bir savaş suçudur.

Ortada somut olarak görülen bir gerçeklik vardır: Bu esirlerin ölümüne yol açan, Türk ordusunun bölgeye dönük saldırısıdır. Bu anlamda katliamın esas sorumlusu da Türk devleti ve onun yöneticileridir. Türk ordusu, ancak bir savaşta kullanılabilecek sayıda uçak ve helikopterle, (esirlerin tutulduğu yer dahil olmak üzere) bölgeyi günlerce bombaladı. Bütün bu gürültü ve karmaşa içinde sözde bir ‘’kurtarma operasyonu’’ yapıldı. Doğrusu böylesi bir operasyon; esirleri kurtarma amacıyla değil; ancak onları öldürme veya öldürtme amacıyla yapılabilir. Nitekim sonuçta tüm esirlerin ölmesi bu tespiti ayrıca doğrulamaktadır. Belki de, baştan itibaren Gare saldırısının amaçlarından birisi, bu esirlerin katledilmesi ya da katlettirilmesiydi.  Rejim açısından, içerde ve dışarda bir psikolojik saldırı zemini kazanmak için, böylesi bir katliam gerekliydi. Faşist rejimin propagandasına bakılırsa, bu değerlendirme daha doğru gözükmektedir. Üstelik, bu esirlerin görüşmeler yoluyla güvenli bir şekilde kurtarılması mümkünken böylesi tehlikeli bir yola başvurulması, şüpheleri fazlasıyla arttırmaktadır.

Aslında uzun bir zamandır rejimin, toplumda infial uyandıracak böylesi katliamlar organize etme olasılığının yüksek olduğunu belirtiyoruz. Bu tehlikenin özellikle metropol şehirleri için geçerli olduğunu söylüyoruz. PKK’nin geçmişten gelen bazı yanlış alışkanlıklarının ve örgütsel yapısındaki bazı zaafların, rejimin istismarına açık bir zemin oluşturduğunu da biliyoruz. Yaşanan bu son katliam sonrasında, rejim medyasının, propaganda elemanlarının ve bizzat Erdoğan’ın, başta HDP olmak üzere muhalefete karşı yürüttükleri psikolojik savaşın şiddetini yükseltmeleri, keyifli ve rahatlamış halleri ve ABD’yi açıkça suçlamaları, dökülen kandan oldukça büyük büyük bir fayda sağladıklarını ve katliamdan keyif aldıklarını gösteriyor.

Bu geniş kapsamlı askeri harekatın esas amacının rehineleri kurtarmak olmadığı açıktır. Bu saldırının esas amacı, Gare alanındaki gerilla yapılanmasına güçlü bir darbe vurmak, mümkünse bölgede üstlenerek sonraki işgal saldırıları için bir zemin oluşturmak ve bölgede bulunan bazı PKK yöneticilerini yakalayıp Türkiye’ye getirmekti. Kuşkusuz bu başarılabilseydi, AKP-MHP iktidarı bu başarıyı içerde büyük bir zafer gibi halka pazarlayıp kitle desteğini arttırabilirdi. Büyük bir olasılıkla Erdoğan’ın vereceğim dediği ‘’müjde’’ de buydu. Bu esas amaca ulaşılamayınca, esirlerin katledilmesi meselesini kullanmakla yetinmek zorunda kaldılar.

Konuyla ilgili son olarak şu notu düşmeliyiz: 13 güvenlik görevlisinin iktidar klikleri arasındaki çatışmalara kurban gittiği yönünde ciddi iddialar ve işaretler de vardır.

 

Yaşamın gerçek gündemi ve rejimin manipülasyonu

Coğrafyamız insanının ve onun yaşamının gündemini ortaya koymak için ekonomik-sosyal yaşamla ilgili veriler sıralamaya gerek yoktur. İnsanlar peşi sıra açlıktan intihar ediyorlar. Halkın yaşamının gündemini bu gerçeklikten daha çarpıcı bir biçimde ortaya koyacak başka bir veri yoktur. Ancak bu rejimin şefi, Türkiye’de kriz ve açlık olmadığını, muhalefetin bilinçli olarak kriz havası yarattığını iddia ediyor. Erdoğan, ekonomik kriz eleştirilerini yalanlamak ve krizi unutturmak için, hayali uzay projeleri açıklıyor. Ya da dinci-milliyetçi propaganda, manipülasyon ve savaş silahlarına sarılıyor. Rejim kendisine dönük eleştiriler konusunda o kadar tahammülsüz ki, artık tek tek muhalefetin kullandığı sözcükleri bile belirlemeye ve muhalefete kendi dilini zorla kabul ettirmeye çalışıyor. Rejimin efendilerinin hoşuna gitmeyen bir kelime sarf edildiğinde, maaşlı tetikçiler TV’lerde toplanıp sabaha kadar havlıyorlar. Tetikçiler, farklı düşünenleri, eleştiri yapanları ‘’terörist, dış düşmanların işbirlikçisi, vatan haini’’ suçlamalarıyla linç etmeye çalışıyorlar.

Halkın gerçek gündeminin ve sorunlarının, dolayısıyla kendi başarısızlıklarının tartışılmasından oldukça rahatsız olan Türkiye’deki faşist rejim, Gare saldırısını ve 13 esirin katledilmesi olayını, kamuoyunun gündemini değiştirmek noktasında bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirmiştir. Rejimin şefinin diliyle ifade edersek bu durum ‘’Allahın bir başka lütfudur.’’ Bu olayla birlikte basının ve kamuoyunun gündemi değişti. Dikkat edilirse; pahalılık, işsizlik, açlık, Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan kayyum sorunu ve öğrenci eylemleri, kadın cinayetleri ve salgın bir kenara bırakıldı. Gündem ‘’terör’’ ve terörle özdeşleştirilip düşmanlaştırılmaya çalışılan HDP, Kürtler ve onlarla ‘’işbirliği’’ içinde olmakla suçlanan muhalefet. Bu nedenle birazcık olsun kabustan kurtulan Erdoğan, partisinin Rize il kongresinde espri yapıp gülüyordu. Şimdilik keyfi yerinde. Çünkü muhalefet ‘’terörle işbirliği’’ suçlamasıyla baskı altına alınmış ve toplumun dikkati ekonomiden ve siyasal sorunlardan ‘’teröre’’ çevrilmiş durumda. Fakat, bu manipülasyonun etkisi ne kadar sürer, bu da ayrı bir mesele.

Kuşkusuz bugün Türkiye’de muhalif olmak, ateşten gömlek giymek demektir. Sabah akşam bu ahlaksız ve kudurmuş güruhun sözlü ve hatta fiziki terörüne maruz kalmak ve bunun karşısında direnmek kolay iş değildir. Doğru muhalefetin yanlışları var ve hatalar yapıyor, ancak unutmayalım ki, bu muhalefetin büyük bir kesimi, yasal ve demokratik koşullarda çalışmak üzere örgütlenmiş; düzen içi bir muhalefettir. Karşı taraf ise tam tersine, yasa ve kural tanımıyor; devletin imkanlarını ve zor aygıtlarını, gerekirse sokak terörünü kullanıyor. Bu kuralsız işleyiş burjuva demokratik muhalefetin dengesini bozuyor ve etkinliğini sınırlıyor. Faşist rejim koşullarında alternatif bir örgütlenme ve faaliyet geliştirip, burjuva demokratik muhalefetin boşluğunu dolduracak gelişkin bir devrimci muhalefet de bulunmuyor. HDP elbette halkçı-ilerici muhalefeti ile faşizme karşı mücadelede önemli bir mevzidir. Ancak unutmayalım ki, kitlesel direniş gücüne rağmen; nihayetinde HDP de, yasal-meşru çerçevede siyasal mücadele yürüten bir partidir. HDP’nin kritik rolü, daha çok burjuva demokratik muhalefet ile faşist rejim arasında oluşan göreceli güç dengesi içinde ortaya çıkmaktadır.

Kuşkusuz ki, devrimci-demokratik muhalefet yaşadığı bütün bu zorlukları yetmezlikleri akılcı, yaratıcı, alternatif ve dinamik bir anlayışla aşabilir. Muhalefet kendisini zorlu koşullara uyarlayıp geliştirebilir ve rejimin baskı ve uygulamalarını yasal-meşru bir direnişle kırabilir. Rejimin hamlelerine ve söylemine endekslenmiş, rejimin hışmına uğramamak ve gerilime yol açmamak adına girilecek edilgen ve bekle-görcü bir muhalefet tutumuyla, bu anti-demokratik rejim aşılamaz. Bugünkü konjonktürde, kendi iktidara yürüme programını cesaretle hayata geçiren, halkın gündemine bağlı kalarak; adımlarını ve söylemini kendisi belirleyen ve toplumun tüm ezilen kesimlerini kucaklayan dinamik bir muhalefete ihtiyaç vardır. Gare olayını kendi siyasal hesapları için kullanmaya çalışan rejime karşı gösterilen etkili demokratik tepki, bu ilerlemenin sağlanabileceğini gösteren önemli bir adımdır.  Yerel ve uluslararası koşullar, bu noktada muhalefet için uygun bir zemin sunmaktadır.

 

Faşist rejimin stabilizasyon çabası

Aslında rejimin bugün geldiği aşama; tüm muhalefet partilerini, demokratik kitle örgütlerini ve parlamentoyu resmen kapatma ve muhalifleri tümden zindanlara doldurma aşamasıdır. Fakat, içerdeki kitle desteğinin yeterli olmaması, ekonomik kriz ve uygun olmayan uluslararası koşullar; faşist rejimin bu son adımı atmasına izin vermiyor. Bunun yerine şimdilik, muhalefeti yargı-polis gücüyle sindirme ve birlikte hareket etmeyecek şekilde parçalama planı uygulanıyor. Rejim, kendi meşruiyetini sağlamak için, görüntüde de olsa bir muhalefetin varlığına ihtiyaç duyuyor. Ancak ihtiyaç duyulan muhalefet, adı ve görünüşü itibariyle muhalif, gerçekte Erdoğan’ın karşısında hazırola geçecek ve onun söylediğine, ‘’Buyurduğunuz gibidir Padişahım’’ diyecek; ezilmiş ve teslim alınmış türden bir ‘’milli ve yerli muhalefettir.’’

Devlet kurumlarının yeni rejime uygun bir biçimde yeniden inşası, yani devletin faşistleştirilmesi büyük ölçüde gerçekleştirilmiştir. Fakat devlet bürokrasisini kontrol eden iktidar klikleri arasında var olan çelişkiler ve çatışmalar henüz tam olarak ortadan kalkmamıştır. Bu tablo, faşist rejimin inşası sürecinin son aşamasında, (kurumlaşma ya da stabilizasyon aşamasında) bir tıkanma yaşandığını ve iktidar blokunun bu aşamayı tamamlama noktasında tökezlediğini gösteriyor. Demokratik muhalefetin ve Kürt ulusal hareketinin bastırılıp kontrol altına alınamaması ve ekonomik krizin derinleşmesi, tökezlemeye yol açan en önemli faktörlerdir. Tökezlemeyle birlikte iktidar blokunu oluşturan klikler arasındaki çelişkiler de derinleşmektedir. Ancak kendi varoluşlarını rejimin varlığı ile özdeşleştiren bu güçler; tam bir kader birliği yapmak zorunda kalmışlardır. Bu durum klikler arasında radikal bir kopuşu zorlaştırmaktadır.

Ekonomik-siyasal kriz ve uluslararası ilişkilerde yaşanan tıkanma nedeniyle; Türkiye’deki faşist rejim kurumlaşmasını tamamlayamamış ve kitle tabanını genişletememiştir. Hatta faşizmin kitle tabanı gün geçtikçe erimektedir. Bu durum rejimi güdük bir hale düşürmüşse de, bu faşistleşme sürecinin durduğu anlamına gelmiyor. Rejim ekonomik ve siyasal krize çözüm getiremiyor; yani bir sıçrama yapamıyor. Bu durumda varlığını sürdürmek için, krizle birlikte gelişen halk muhalefetini ezmek ve kontrol altına almak yolunu deniyor.  Kısacası siyasal iktidar totaliterleşmeyi ve otoriterleşmeyi derinleştirmeye çalışıyor. Bir yandan demokratik muhalefet üzerinde ideolojik hegemonya kurmaya ve muhalefetin örgütlülüğünü dağıtmaya; diğer yandan tüm demokratik kitle örgütlerinin özerk/bağımsız konumlarını ortadan kaldırıp, bu örgütleri direk devlete bağlamaya çalışıyor. Erdoğan bu amacını ‘’yerli ve milli muhalefeti biz kuracağız’’ sözleriyle ve Barolar Birliği, TTB ve TMMOB’nin yapısının parçalanması adımlarıyla açıkça ortaya koymuştu. Unutmayalım ki, Erdoğan’ın ‘’yerli ve milli’’ olmaktan kastı, Erdoğan rejimine biat edilmesidir. Çünkü onun anlayışına göre, ‘’Türkiye’nin kaderi Erdoğan ve AKP’nin kaderiyle birleşmiştir.’’ Açıktır ki AKP-MHP iktidarı, kendi ideolojisini ve siyasetini ‘’tek milli ve yerli çizgi’’ olarak kabul ettirip, tüm toplumsal kesimleri bu ‘’milli ideoloji’’ ya da Erdoğan’ın çokça kullandığı ‘’milli ve manevi değerler’’ doğrultusunda bir hizaya getirmek ve biat ettirmek istiyor. Bu nedenle özellikle resmi retorikten farklı görüşler ortaya koyanlara ve AKP-MHP rejiminin uygulamalarını eleştirenlere; ellerindeki tüm araçlarla ve amansızca saldırıyorlar. Bu doğrultuda, özellikle Gare saldırısında ölen 13 esirin durumunu kullanmaya çalışıyorlar. Bahçeli ‘’hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’’ derken, aslında muhalefetin eskisi gibi hareket etmesine ve konuşmasına müsaade etmeyeceğiz demek istiyordu. AKP’liler de ‘’herkes tarafını belirlesin ya terörden yanasınız ya da devletten’’ diyerek; topluma ‘’ya dostsun ya da düşmansın’’ şeklinde bir ayrışmayı dayatıyorlar. Bu durum aslında, muhalefetin yasaklanması ve muhalifliğin düşmanlık olarak ilan edilmesi amacını ortaya koyuyor.

Türkiye’deki faşist rejimin kurumlaşma çabasının diğer bir önemli göstergesi, yeniden gündemleştirilen ‘’Yeni Anayasa’’ tartışmasıdır. Bu taktiğin bir hedefi, muhalefetin ‘’iyileştirilmiş ve güçlendirilmiş demokratik parlamenter sisteme dönülmesi’’ yönündeki güçlü değişim talebini etkisizleştirmektir. Esas hedefi ise, birkaç kez başarıyla kullanılan ‘’darbe anayasasından kurtuluyoruz’’ kılıfı altında, faşist rejimin stabilizasyonu için gerekli yasal ve idari değişiklikleri yaparak, rejimin işleyişinde uyumu sağlamaktır. Var olan anayasanın rafa kaldırıldığı, yargının tümüyle rejimin emrine sokulduğu, muhalefetin büyük kısmının ‘’terörist’’ ve ‘’düşman’’ ilan edildiği, gösteri ve yürüyüş hakkının, düşünceyi ifade özgürlüğünün ve örgütlenme hakkının büyük bir ölçüde ortadan kaldırıldığı koşullarda, yeni bir anayasanın yapılamayacağı çok açıktır. Zaten, bu rejimin ihtiyaç duyduğu şey; yeni bir anayasa değil, yeni kurulmuş faşist rejim ve devletin, kendi içinde ve toplumda ihtiyaç duyduğu uyumlulaştırma düzenlemeleridir. Bir tür, kararname ve yönetmelik koleksiyonu oluşturulmak isteniyor. Nazi rejiminin 1934 yılında ihtiyaç duyduğu türden bir düzenleme ihtiyacıdır bu. Bir çeşit ince ayar.

Nazi faşizmi 1934 yılında kesin zaferini ilan etmeye çok yaklaştığı dönemde, devletin ve rejimin faşistleştirilmesinin son adımı olarak ‘’Gleichschaltung’’ (Uyumlulaştırma) programını uygulamaya koymuştu. Bu programın hedefi, ‘’toplum ve devlet yapısındaki parçalanmışlığa (yani özerk yapılanmalara) ve çoğulculuğa son verip, tüm bu alanları faşist ideoloji temelinde ve Führerin mutlak otoritesi altında tek vücut gibi çalışacak şekilde uyumlulaştırmak ve birleştirmekti.’’ Bu program hukuk, ekonomi, siyaset, kültür ve ideoloji alanlarını; kısacası hayatın her alanını kapsıyordu. Bu programın gerçek karşılığı totaliter rejimin tam olarak inşası ve kurumsallaştırılmasıydı.

‘‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’’ denilen Türkiye’deki bugünkü ara sistem, önceki dönemin pek çok kalıntısı üzerinden işletiliyor. Anayasada yer alan Cumhurbaşkanın tarafsızlığı ve yemini ilgili maddeler, meclisin bütçe ve yürütmenin denetlenmesi ilgili yetkileri, Danıştay, Sayıştay, Anayasa Mahkemesi’nin yürütmeyi sınırlayıcı yetkileri gibi pürüzler, bu faşist şeflik rejiminin işleyişinde tıkanıklığa, meşruiyet kırılmalarına ve muhalefetin sert eleştirilerine neden olmaktadır. Erdoğan fiilen bu sınırlamaları aşmış ise de, muhalefetin bu konularda zaman zaman sertleşen tepkileri onu rahatsız edebilmektedir. İşte rejim bütün bu ayakbağlarından kurtulmaya çalışmaktadır. Elbette Erdoğan bu projesini, o çok bilindik, ‘’darbe yasalarından arındırılmış yeni bir demokratik anayasa’’ numarasıyla, her zaman yaptığı gibi, yeniden halka yutturmaya çalışmaktadır.

 

Halkın gerçek düşmanı faşizmdir

1935 yılına geldiğinde Almanya’da zaferini ilan eden Nazi faşizmi, muhalefet partilerini, sendikaları ve meclisi kapatıp, muhalefeti tümden ezmiş, hukuku ortadan kaldırmış, Yahudileri soykırımdan geçirmenin ve dünyaya hakim olmak için başlatacağı büyük savaşın hazırlığı içindeydi. İşte o günlerde Almanlara ‘’Alman halkının en büyük düşmanı Hitler ve Nazi rejimi mi yoksa Stalin ve Sovyetler Birliği midir?’’ sorusu sorulsaydı, hiç kuşkusuz az sayıdaki komünist ve tutarlı demokrat dışında kalan ezici çoğunluk ‘’Stalin ve Sovyetler Birliği’’ cevabı verirdi. Halbuki, Stalin ve Sovyetler Birliği’nin hiçbir zaman Almanya’ya saldırma ve milyonlarca Almanı öldürme planı olmamıştı. Ancak Hitler, Alman halkını, şovenist, ırkçı ve emperyalist anlayış ve hayallerle, kazanılması mümkün olmayan bir savaşa ve dolayısıyla felakete sürükledi. Sonuçta Alman, Rus, Yahudi ve diğer uluslardan milyonlarca insan öldü. Almanya harabeye döndü. Kısacası, Alman halkının inandığının tersine, Almanya’ya esas zararı veren ve bu ulusa esas düşmanlığı yapan Hitler ve Nazi rejimi olmuştu. Şimdi bugün aynı soruyu soralım, Alman halkının gerçek düşmanı kimdi? Hiç kuşkusuz, aklı başında olan her insan, ‘Hitler ve Nazi rejimi’ cevabını verir. Alman halkının bu gerçekliği anlaması için II. Dünya Savaşının yaşanması zorunlu muydu? Hayır kesinlikle zorunlu değildi. Alman halkı eleştirel aklını, vicdanını, birey iradesini koruyabilseydi, gidilen yolun yanlışlığını; 1933’de iktidarlarının ilk yılında Nazilerin bağımsız işçi sendikalarını ve siyasal partileri kapatmasından, en geç 1938 yılında; Yahudilere karşı düzenlenen Kristal Gece saldırısından rahatlıkla anlayabilirdi. Doğru Hitler ‘’Ben Alman halkını yok edeceğim, bu halka düşmanlık yapacağım’’ söylemiyle ortaya çıkmadı. Ancak anlayışı, ideolojik ve politik çizgisi, Alman halkına, dünya halklarına kısaca tüm insanlığa düşman bir niteliğe sahipti. O, Aryan ırkının ve bu ırk içinde Germanların diğer ırklardan üstün olduğunu ileri sürüyordu. Hedefi, Almanya’nın toprağını sınırsızca büyütmek, Almanları dünyanın efendisi yapmak ve büyük bir Alman imparatorluğu kurmaktı. Hayatın gerçekliğiyle bağdaşmayan bu irrasyonel görüşler doğrultusunda gelişen hareket, doğal olarak Alman halkını ve beraberinde dünya halklarını büyük bir felakete sürükledi. Biz bugün bu gerçekliği açık olarak görebiliyoruz, ancak o zamanlar Alman halkı yoğun bir şovenist, ırkçı ve emperyalist propagandayla adeta ipnotize edildiği için, bu gerçekliği göremiyordu.

Kuşkusuz 1935’de Almanya’da, Hitlerin Alman halkını yanlış bir yola ve felakete sürüklediğini gören insanlar da vardı. Başta komünistler ve tutarlı demokratlar olmak üzere, faşizmin ve emperyalist yayılmacılığın karşısında durup, Hitler'in iç ve dış politikasını eleştiren bu insanlar, aslında gerçek Alman yurtseveriydiler. Elbette o dönemde faşizmi açıkça eleştirmek ölümle eşdeğerdi. Dahası oluşturulan kültürel-psikolojik atmosfer nedeniyle halkın gerçeği görmesi de oldukça zordu.

Hitler'in sadece propaganda ile kitleleri etkisi altına aldığını söylemek doğru olmaz. 1935 yılında faşizm Almanya’da kesin zaferini ilan ettiğinde, Hitler muhalefeti ezerek ülkede bir diktatörlük kurmuş, ancak aynı zamanda, adım adım I. Dünya Savaşı yenilgisi sonrasında Almanya’ya çok ağır tazminatlar ve yükümlükler yükleyen Versay antlaşmasını geçersiz kılmıştı. Otoban yapımı ve diğer inşaat faaliyetleriyle de işsizliği azaltmıştı. Ekonomik yaşamda görülen bu göreceli iyileşme ve siyasal alanda kazanılan başarılar, faşizmin söylemine kitleler nezdinde geçerlilik kazandırmış ve onun kitlesel desteğini arttırmıştı. Yani başlangıçta Hitler halka verdiği sözleri tutmuş, ülkeye göreceli olarak ‘’düzen ve ekonomik istikrar’’ getirmiş, savaş yenilgisiyle kırılan ulusal onuru tekrar yükseltmişti. Ancak, bütün bunlar karşılığında; Alman halkı özgürlüğünden, demokrasiden vazgeçmiş ve iradesini Hitler’e teslim etmişti. Alman halkı bunu yaparken, aslında insanlığından vazgeçtiğini fark etmemişti. İşte Alman halkını felakete götüren de, bu vazgeçiş ve teslimiyetti.

Alman halkının savaş yenilgisiyle içine düştüğü ekonomik-sosyal-siyasal kriz ve emperyalist ülkeler arasındaki şiddetli rekabet koşulları, Nazi faşizminin ideolojisine ve propagandasına inandırıcılık sağlıyordu. Fakat, faşizm daha çok görünüşle ve sonuçlarla uğraşıyor, sorunların Alman toplumu içindeki kaynaklarını gizleyerek; sorunların kaynağı olarak dış düşmanları gösteriyordu. Halbuki, Almanların I. Dünya Savaşı sonucunda uğradıkları yıkımın en büyük sorumlusu yine bizzat o zamanki Alman yönetimi ve onun emperyalist politikasıydı. İngiltere ve Fransa’nın da sorumluluğu olmakla birlikte; savaşı başlatan Almanya idi. Hitler bu gerçekliği tümden ret ediyordu. Toplumda savaşın nedenleri ve sonuçlarıyla ilgili başlayan sorgulamayı sürekli bir milliyetçi ve düşmanlaştırıcı propaganda ile bastırıp, tüm suçu diğer devletlere, sosyalistlere ve Yahudilere yıkıyordu. Böylece Nazi Almanya’sı, geçmişin yanlışlarının ve suçlarının üstünü demagojiyle örttü ve yeni bir savaşı başlatmak için, eski rejimin yolunda dolu dizgin yol alamaya başladı. Gidilen yol ve kullanılan araçlar aynı olunca, elbette ulaşılan sonuç da aynı oldu.

Bugün Türk halkı, Alman halkının 1930’lu yıllarda yaşadığı türden bir süreçten geçiyor. Erdoğan rejimi, yeni Osmanlıcılık hayalleriyle Türk halkını bir savaş ve felaket yoluna sokmaya çalışıyor. Bunu sağlamak için içerde, yoğun bir şovenist, dinci ve emperyalist propaganda ile halkı şartlandırmak ve muhalefeti tümden ezmek istiyor. Nazilerin iç düşmanları Yahudiler ve komünistlerdi. AKP-MHP faşizminin iç düşmanları ise, Kürtler ve ilerici-demokratik muhalefet güçleridir. Osmanlıdan kalma ‘’Missakı milli’’ sınırları içindeki toprakları tekrar ele geçirmeye ve yeni nüfuz alanları kazanmaya çalışan bu rejim, bu amaç doğrultusunda yakın coğrafyaya yönelik işgal savaşları yürütüyor ve askeri müdahalelerde bulunuyor. Doğal olarak; müdahale ettiği alanlardaki güçler ve onların uluslararası müttefikleri de Erdoğan’ın saldırıların karşı ortak bir tavır geliştiriyorlar. Erdoğan bu tepkileri tıpkı Hitler gibi ‘’bakınız işte dış düşmanlar ülkemize saldırıyor ülkemizi işgal etmek istiyor’’ propagandasıyla manipüle ediyor. Dış güçlerin her yaptığının doğru olduğunu iddia etmiyoruz, ancak Erdoğan’ın kendi dış müdahalelerini tümüyle haklı; karşı tarafın tüm yaptıklarını da yanlış gösteren yaklaşımının doğru olmadığını belirtiyoruz. Doğrusu şudur ki, bugün bölgemizde azgın bir biçimde sömürgeci emeller peşinde koşan, savaş çıkartan, dolayısıyla sorunların oluşmasına neden olan esas güç Erdoğan rejimidir. Erdoğan’ın bu politikaları ve hamleleri başlangıçta Türk halkının ‘’milli ve manevi’’ değerlerini okşayabilir, ancak bu hipnozun yanıltıcı etkisine kapılıp, bu politikaların uzun vadeli sonuçlarını görmemek ve gelecekte yol açacağı felaketleri gözardı etmek, büyük bir gaflettir. Düşülen bir başka gafletin örneği ortadadır: Yurttaşların büyük bir kesimi, ‘’bakın Erdoğan ne güzel yol, köprü, tünel, havaalanı yapmış’’ diye seviniyorlardı. Sonradan bütün bu yatırımların aslında yerli ve uluslararası mali sermayeye kaynak aktarmaya dönük olduğu ve halkın omuzlarına büyük bir dış borç yükü yüklediği anlaşıldı. Bu rejimin iç ve dış politikaları, maalesef halkın sırtına çok daha büyük bir yük yükleyecektir.

Sonuç olarak: Bugün coğrafyamızda yurtseverlik; Erdoğan rejiminin militarist, gerici, faşist ve sömürgeci politikalarına ortak olmak ve bu rejime hizmet etmek değildir. Tam tersine, 1930’larda Hitler faşizmine karşı mücadele eden komünistler ve tutarlı demokratlar gibi, bu rejimin karşısında durmak ve bu rejime karşı mücadele etmek; bugün gerçek yurtseverliktir. Bu rejime karşı mücadele, onun ideolojisine ve siyasal programına alternatif bir anlayış ve program temelinde yürütülebilirse gerçek anlamına kavuşur. Fakat unutmamalıyız ki, alternatif bir program da, ancak bilinçli, örgütlü ve birleşmiş bir halkın gücü ve mücadelesiyle hayata geçirilebilir.

 

Faşizmin ideolojik siyasal çizgisi ve uygulamaları karşısında nasıl bir alternatif sunmalıyız?

 

  • Faşizmin farklı olanları düşmanlaştırma ve yok etme siyasetine karşı, çoğulculuğu, can ve mal güvenliğini, tam hak eşitliğini ve özgürlüğü temel alan bir toplum içinde, tüm insanların bir arada yaşamasını.

 

  • Faşizmin tek tipleştirme ve köleleştirme siyasetine, yani; bireylerin eleştirel aklını, vicdanını ve iradesini, kısaca özgür benliğini yok edip, komutlarla hareket eden, şartlandırılmış bir sürü toplumu oluşturma siyasetine karşı, özgür bireyin iradesini ve onurunu korumayı ve her insan bir renktir; her insan bir dünyadır ve her insan değerlidir; toplum, bu dünyaların ve renklerin özgür ve çok renkli bir birliği olmalıdır anlayışını.

 

  • Faşizmin, ülke zenginliklerini bir avuç yerli ve yabancı büyük tekelci sermayedara peşkeş çeken ve geniş halk kesimlerini yoksulluğa iten siyasetine karşı, servetin ve refahın sosyal adalet temelinde paylaşımını, toplumsal bir sorun olan yoksulluğun; yine toplumun ortak çabasıyla ve sosyal devlet yapısıyla ortadan kaldırılabileceği anlayışını ve herkes için bir temel gelir güvencesini.

 

  • Bu rejimin ‘kâr ve sermaye büyüsün de, nasıl büyürse büyüsün’ anlayışıyla yürüttüğü; doğayı ve insanı tahrip eden, yıkıcı-yağmacı ekonomik büyüme siyasetine karşı, doğanın korunması insanın korunmasıdır anlayışıyla, doğayı koruyan ve insan-doğa dengesini ve barışını gözeten bir ekonomik gelişme anlayışını.

 

  • Yasama, yürütme ve yargı gücünün, bir sermaye grubunun çıkarlarına hizmet eden bir şefin elinde mutlak bir şekilde toplanması siyasetine karşı, toplumun tüm kesimlerinin; işçilerin, diğer emekçilerin, etnik ve dinsel grupların, gençlerin, kadınların diğer cinsel grupların özgürce varolabildikleri, örgütlenip siyasal yönetime katılabildikleri, her siyasal görüşün özgürce örgütlenip faaliyet yürütebildiği, seçme ve seçilme hakkının güvence altına alındığı, güçler ayrılığı ilkesine ve adil yargı sistemine dayanan çoğulcu, katılımcı bir parlamenter demokrasiyi.

 

  • Faşist rejimin yapısını kurumsallaştırıp ömrünü uzatmak ve tüm toplumu kuşatıp ve zapturapt altına almak amacıyla yapmak istediği düzenlemeleri içeren ‘’Yeni Anayasa’’ manipülasyonuna karşı, anti-demokratik rejimin aşılmasıyla oluşacak normalleşme koşullarında; tüm toplumsal kesimlerin katılımıyla, yurttaşların ve farklı grupların hak ve özgürlüklerini güvence altına alacak, özgürlükçü bir anayasanın hazırlanması gerektiği görüşü ve tutumunu.

 

  • Kadını ikinci sınıf insan olarak gören erkek egemen anlayış ve siyasete karşı, kadın erkek eşitliğini esas alan ve cinsiyetçi egemenlik siyaseti ve kültürüyle mücadeleyi toplumun ilerlemesi ve özgürleşmesi için zorunlu ve öncelikli bir görev olarak gören bir anlayışı.

 

  • Bu rejimin, kendi dünya görüşünü ve ideolojisini çocuklara ve gençlere empoze etmek ve ‘’kindar ve dindar’’ bir nesil; yani savaşlarda kullanacağı askerler yetiştirmek için yürüttüğü gerici, bilim dışı, tek tipleştirici eğitim ve öğretim siyasetine karşı, üniversitelerin özerkliğini ve bilimsel-akademik çalışma özgürlüğünü; bilimsel, özgürlükçü ve toplumcu eğitim ve öğretim anlayışını.

 

  • Siyasal hegemonyasını kurmak için, dini sosyal sermaye olarak kullanan siyasal İslamcı siyasete, aynı zamanda; devletin güvenliğini önceleyen ve dini milliyetçi ideolojinin bir dayanağına dönüştüren baskıcı siyasete karşı, inanç ve ibadet özgürlüğünü önceleyen ve güvence altına alan, ancak dinin sosyal yaşama ve devlete hükmetmesini önleyen, özgürlükçü bir laiklik anlayışını ve sekülerliği.

 

  • Bir ulusun, bir dilin, bir inancın diğer bir ulus, dil ve inanç üzerinde hakimiyetine dayanan hegemonya siyasetine karşı, tüm ulusların, dillerin ve inançların hak eşitliği ve özgürlüğü temelinde bir arada yaşamasını.

 

  • Toplumsal, etnik sorunları ve dış ilişkilerdeki anlaşmazlıkları şiddet ve savaş yoluyla çözme anlayışına ve diğer ülkelerin zenginliklerine el koymak amacıyla yürütülen yayılmacı-emperyalist-militarist siyasete karşı, sorunları savaş ve şiddet dışı yöntem ve araçlarla çözmeyi esas alan, barış insanlığın en büyük kazanımdır ve barış ortamı herkesin kazanması ve refah içinde yaşaması için en uygun ortamdır anlayışını savunmalıyız.

 

 

Dipnotlar

------------------------------

[1] PKK, 1995’ten beri Cenevre’ye uyuyor, Yeni Özgür Politika, 17 Şubat 2021

https://www.ozgurpolitika.com/haberi-pkk-1995ten-beri-cenevreye-uyuyor-10455

[2]  ‘Üçüncü gün bu mağaraya geldik… 3. gün akşamüstü mağaradan kaçmaya çalışan bir terörist, unsurlarımız tarafından yakalanmıştır… 4. gün yani bugün yine aynı noktadan sabah aynı şekilde kaçmaya çalışan başka bir terörist de ele geçirilmiştir.’’ ‘’Son dakika… Bakan Akar açıkladı: Terör örgütü PKK 13 vatandaşımızı şehit etti’’ Sözcü, 14 Şubat 2021

https://www.sozcu.com.tr/2021/gundem/son-dakika-bakan-akar-alikonulan-13-vatandasimizin-naaslarina-ulasildi-6259049/?utm_source=dahafazla_haber&utm_medium=free&utm_campaign=dahafazlahaber